29 Eylül 2015 Salı

Albert Camus



İnsanların geleceğe kapalı yaşamaları ilk kez bugün olmuyor elbet. Ama, insanlar eskiden konuşarak bağrışarak bu duvarı aşarlardı. Kendilerine umut veren başka değerleri yardıma çağırırlardı. Bugün kimse konuşmuyor (eski söylediklerini yineleyenlerden başka), çünkü, dünyayı sürükleyen kör ve sağır güçler, öğütleri, haber vermeleri, yalvarıp yakarmaları dinleyeceğe benzemiyor. Şu son yıllarda gördüklerimiz bizde bir şeyi kırdı. Bu şey, insanın güvenidir; o güven ki, insanlığın dilini konuştuk mu bir başkasından insanca karşılık göreceğimize inandırırdı bizi. Gözlerimizin önünde yalan söylediler, insanı küçülttüler, öldürdüler, sürdüler, işkencelere soktular. Ve hiç bir kez, bunu yapanlar, yaptıklarının kötü olduğuna inandırılamadı. Çünkü, kendilerine güveniyorlardı. Çünkü, soyut bir kafa, yani bir ideolojinin adamı başka bir şeye inandırılamaz. İnsanlar arasında sürüp gelen uzun diyalog bitti.

İnandırılamayan bir adamdan elbette korkulur.Bu korku ile hesaplaşmak için onun ne demek istediğini, neden kaçtığını bilmek gerekir. Onun demek istediği de, kaçtığı da aynı şeydir: Öldürmenin haklı görüldüğü, insan yaşamının hiçe sayıldığı bir dünya. îşte, günümüzün başlıca siyasal sorunu budur, öteki sorunlara geçmezden önce, bunun karşısında tutumumuzu açıklamalıyız. Hiçbir şeyi kurmaya başlamadan önce, şu ilci soru üzerinde durmalıyız : Doğrudan doğruya ya da dolayısıyla öldürülmek ya da işkence görmek ister misiniz istemez misiniz? Doğrudan doğruya ya da dolayısıyla başkasını öldürmek ya da işkenceye sokmak ister misiniz, istemez misiniz? Bu sorulara hayır diyenlerin hepsi, ister istemez, davranışlarını değiştirecek bir sürü sonuçlara sürükleneceklerdir. Ben, bu sonuçlardan birkaçı üzerinde durmak istiyorum. Bu arada iyi niyetli okuyucum, kendi kendine aynı şeyi sorsun ve karşılığım versin.

Albert CAMUS

28 Eylül 2015 Pazartesi

Yağmur



Yağmurun hep insanların günahlarını temizlemek için yağdığını düşünürdüm.İnsanlar o büyük kelimelerin arkasına sığınan insanlar kibirli sonsuz olacaklarını düşünen.Halbuki dünya tarihinden baktığımızda hiçbirşey olmayan insancıklar.

Fikirlerin ve çıkarların çatışmadığı bir dönemde yazı yazmak kadar zor insanları anlatmak.Ancak anlatmak insanlığın dünden bugüne hikayesi galiba...

Bazen bizim gibi delilere düşüyor olması ise aslında toplumda bize verilen bir makam.

s.yücelgür

Yalnızca gerçekten ciddi bir tek sorun var: İntihar.

Yalnızca gerçekten ciddi bir tek sorun var: İntihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediğini düşünmek, felsefenin temel sorusunu yanıtlamaktır. Dünyanın üç boyutlu olması, zihnin dokuz ya da on iki kategorisi olması gibi sorunlar sonra gelir. Bunların hiç önemi yok. Yanıtlamak gerek önce. Nietzsche'nin de söylediği gibi, bir filozof saygıdeğer olabilmek için özüyle sözü bir olmak zorundaysa, bu durumda yanıtın önemi ortaya çıkar, çünkü yanıt kesin davranışı önceler. Bunlar yürekte kendini gösteren apaçıklıklardır, ama onları zihinde aydınlık kılabilmek için derinleştirmek gerekir.

Albert CAMUS


22 Eylül 2015 Salı

Zaman hepimizi büyüttü değil mi ?



Kalemlerimiz kılıç oldu.Gözyaşlarımız sessiz odalarda kayboldu.Trenler artık o kadar çekici gelmemeye başladı.

O anadolu gibi olan kadınlarımız da yok artık.Toprak kadar onurlu ve özgür o kadınlar yok artık.Cepheye mermi taşıyan güzellikte kadınlar.

İdeali koskoca bir coğrafyaya sığmamış olan kadınlar.Bir elinde bebesi diğer elinde ülkesi için mermisini taşıyan o kutsal ruhlar.Yok mu artık !!!


Halide Onbaşı (Halide Edip Adıvar) (1884-1964)
Nezahat Onbaşı (Nezahat Baysel) (Ö. 24 Eylül 1994)
Şerife Bacı (Ö. 1921)
Fatma Seher Erden (Erzurumlu Kara Fatma)
Halime Çavuş
Hafız Selman İzbeli
Gördesli Makbule (1902-24 Mart 1922, Kocayayla/Akhisar)
Çete Emir Ayşe
Tayyar Rahmiye

 Ruhları Şad olsun...


S.yücel gür 

21 Eylül 2015 Pazartesi

Dahi Kime Derler?




Her zaman Atatürk soru sormaz veya sınava çekmez ya! Bir gün de, sofrada, neşeli bir zamanında Atatürk’ü sınava çektiler arkadaşlarından biri,  sordu:

“Lütfen cevap verin bakalım; dahi kime derler?” Atatürk duraksamadan ve kendisinin sınava çekilmesini yadırgamadan, cevap verdi:

“Dahi odur ki, ileride herkesin takdir ve kabul edeceği şeyleri ilk ortaya koyduğu vakit herkes onlara delilik” der.1

1 Hilmi Yücebaş, Atatürk’ten Nükteler, Fıkralar ve Hatıralar, 2. Baskı, Kültür Kitabevi, İstanbul 1973. s. 71

Kaynak: Atatürk ve Unutulmaz Anıları, Ahmet Gürel, Bülent Türker, Nisan 2009

Dalkavuklar ve Hakiki Sadakat




Bursa’da bir sofra… Bağlılıktan bahsediliyor. Sofrada bulunanlardan bazıları birbirleriyle yarış edercesine vardıkları bağlılık derecelerini yavaş yavaş canlarını fedaya hazır olduklarına kadar getiriyorlardı. Atatürk, bütün bunları sessiz dinledikten sonra cebinden tabancasını çıkarıp masanın üstüne koyuyor.

-“Benim için kim kendini öldürebilir?” Diyor. Ortalıkta soğuk bir sessizlik rüzgârı esiyor. Biraz önce fedakârlık yarışı yapanlar soğuk terler dökmeye başlıyorlar. Sonra:

-“Nöbetçi…” diyor. Bütün bunları bilmeden kapıda nöbet bekleyen er içeriye giriyor. Atatürk:

-“Oğlum” diyor. “Benim öl dediğim yerde ölebilir misin?”

-“Ölürüm Paşam.”

-“Al şu tabancayı… Şakağına daya… Arkanı dön… Ateş.”

Nefesi kesilmiş insanların korkunç terler döktükleri salonda bir küçük tıkırtı duyulur. Tabancanın tetiği çekilmiştir. Fakat boş tabancadan sadece bir tetik sesi çıkmıştır.

-“Efendiler, işte Türk askeri budur. Onun bağlılığı budur.”

Kaynak: Atatürk ve Unutulmaz Anıları, Ahmet Gürel, Bülent Türker, Nisan 2009 

Yenilmeyen Atatürk


Hüseyin Cahit Yalçın, demokrasi devrine geçer geçmez bir gazeteden kendisine telefon edildiğini şöyle anlattı:

-“Atatürk devrinin en büyük sıkıntısını çekenlerden biri de sensin… Şimdi sırasıdır; hatıralarınızı yazmaz mısınız?” Demişler…

Hüseyin Cahit Bey gülerek:

-“Ne budala adamlar, yaşarken yenilmeyen Atatürk’ü öldükten sonra yenilecek sanıyorlar” demişti.

(Dünya Gazetesi: 5 Nisan 1959 – Falih Rıfkı Atay)1

1 Hilmi Yücebaş, Atatürk’ten Nükteler, Fıkralar ve Hatıralar, İstanbul 1973, s. 54.

Kaynak: Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009