11 Ocak 2017 Çarşamba

Pablo Neruda Şiirler

Cautin’de yazlar yakıcı geçer. Gökyüzünü ve buğdayı kavurur. Toprak, derin uykusundan kurtulmak için çabalar. Evler ne kış mevsimine ne yaz aylarına hazırlıklıdır. Şiirimi bulmak sevdasıyla kırlardan geçerek doğru gidiyordum. Yürüyor, yürüyordum. Kendimi Nielol dağı üzerinde yitiriyordum. Yalnızdım, cebim domuzlan böcekleriyle doluydu. Bir kutunun içinde az önce yakaladığım tüylü bir örümcek vardı. Yukarıda gökyüzü görülmüyordu. Orman havası sürekli nemliydi, kayarcasına ilerliyordum. Birden bir kuş sesi duyuyordum, Chucao’nun garip çığlığıydı bu. Ayaklarımın dibinden ürkütücü bir uyarıyla havalanıyordu. Kan damlaları gibi olan Copihue’ler ancak ayır-dediliyordu. Devasa eğrelti otlarının altından geçerken, gittikçe kısaldığımı düşünüyordum. Bir yaban güvercini kuru bir kanat gürültüsüyle yüzümü yalarcasına geçiyordu. Daha yukarıda, başka birtakım kuşlar boğuk bir gülüşle benimle dalga geçiyorlardı. Yolumu zorlukla buluyordum. Vakit çok geçti.

----


İnsana ilişkin gerçeklerin üzerindeki örtü artık kalkmıştır ve Temuco geceleri, bilgilenme sürecimi hızlandırıyor. Okuyabilmek için ne uyuyor ne de yemek yiyordum. Kimseye, belirli bir yöntemle okuduğumu söyleyemem. Zaten kim yönteme bağlı okur ki? Heykeller? Evet.

Bilgi, kesinlikle içeri sızacak bir delik bulur ve oradan girer. Bazıları için dışavurma bir geometri el kitabıyla olur, bazıları içinse birkaç dize şiir yoluyla. Benim için kitaplar, kendimi yitirdiğim ve yitirmeyi sürdürdüğüm orman yaşantısının ta ken-disiydi. Göz kamaştırıcı güzellikteki çiçeklerdi; simsiyah yüksek dallardı, gizemli sessizliklerdi, göksel seslerdi; ama 35011 zamanda dağların, eğreltiotlarınm ve yağmurların ötesindeki insanların yaşamıydı.

---

Bu durumda, benim, insanların kardeşlik duygularına, reçine ve toprak kokusu ile karşılık verme çabalarımı öğrenmek sizi hiç şaşırtmayacaktır. Orada, o bahçede bıraktığım çam kozalağı gibi, sözlerimi de, tanımadığım birçok insanın, birçok tutuklunun, yalnız yaşayan ve zulüm görmüş kişinin kapısına bıraktım. Çocukluğumda, ıssız bir evin bahçesinde edindiğim büyük ders budur işte. Birbirleriyle tanışan ve yaşamın meyvelerini değiş tokuş etmek isteyen çocukların bir oyunuydu belki. Bu küçük gizemli alışveriş, şiirimi besleyen, körükleyen bir tortu gibi çöküp kaldı yüreğimde.


----

SERENAD 

Sen benim derimden çok daha benimsin. Seni ararken
İçimde, damarlarımda, kanımda, ışıkla örülmüş 
Gizemli dokularımda şendin bulduğum. Sanki kandın sen
Taştın, azıktın.
Bense dışında kaldım aklın, çılgınlığın, giysilerin, 
Eski bir karanlık ve ormanlar soyundan geliyorum,
Ama tıpkı bir kuyudaymış gibi iki büklüm girip 
Kör bir adam gibi el yordamıyla 
Yolumu bulmaya çalışırken topraklarımda, 
Adımlarıma yön verecek parmaklıklar yoksa da 
Vardır senin gülünün büyümesi evimde 
İçimde büyümeyi sürdürüyorsun,
Köklerin çok derinde
Yapraklarında parmak uçlarımı yakmadan 
Gözlerine dokunmam olanaksız 
Susuzluğumda bedeninin yangınları tutuşur 
Kurar yüzünün yaprakları yokluğunu 

‘Kim var orada, kim var orada?’ diye sorarım sanki gecenin
Geç saatlerinde 
Birisi kapımı çalmış gibi
Bir de bakarım ki boşluğun ortasında rüzgârdan başka bir şey yoktur 
Sulardan, ağaçlardan, gündüzleyin yaktığımız 
Ateşlerden sönmeye yüz tutmuş 
Sanki hiçbir şey yokmuş da 
Var olan her şey oradaymış gibi 
Sanki yeryüzünün bütün toprakları kapımı tıklatıyormuş gibi
Adsız, yaşam gibi belirsiz
Filizlenen bitkiler ve çamur gibi bulanık,
Gözlerimi kapar kapamaz uyanırsın canevimde
Ben toprağa uzanınca doğarsın uçuşan tozlar gibi,
Yatağını aşındıran nehir
Birbirine dolanmış çıplak ağaç köklerini koruyarak büyürse 
Sen de onlar gibi büyürsün bende
O nasıl karanlığıyla birlikteyse, sen de benimle birliktesin 
İşte kan ya da buğday, toprak ya da ateş 
Yaşarız burada, bir tek bitkiymiş gibi 
Yapraklarının anlamını bilmeyen.

Pablo Neruda - Şiirler

29 Aralık 2016 Perşembe

Hikmet Çiçek - Dr. Bahattin Şakir İttihat ve Terakki'den Teşkilatı Mahsusa'ya Bir Türk Jakobeni

Kim Kaldı?
silah atılmıyor
güvercin şakırtısıdır
şafakta yaldızlanan
şadırvanda su
ıhlamurlarda ezan
görkemli bir namaz uğultusu
heyhat
hamzabey cami-i şerif’inden kim kaldı
kim kaldı eski selanik’ten
laternalar sustu
sürahiler tenha
tek kibrit çakılmıyor
kim kaldı ittihat ve terakki’den
Jön Türkler ki – ‘hariçten
evrak-ı muzırra celbederlerdi’ –
fedailer ki barut öksürürler
sakal tıraşları mavi
kırmızı bıyıkları biber

Attilâ İlhan

ÖNSÖZ

Bahattin Şakir, İttihat ve Terakki’nin en önemli üyelerinden, daha doğrusu önderlerinden biriydi. Hikmet Çiçek onun hakkında bir inceleme ortaya koyarak yakın tarihimize önemli bir katkı yapmış oluyor. Kendisine teşekkür borçluyuz.

Ben burada İttihat ve Terakki üzerine bazı noktaları belirtmek istiyorum. Bunlardan ilki, İttihat ve Terakki’nin çok kötülenmiş olduğudur. İttihat ve Terakki’nin hiç dostu yok gibidir.

II. Abdülhamit’i tahttan indirdiği, daha genel olarak da Meşrutiyeti getirerek Saray’ın yetkilerini, gücünü sınırlamış olduğu için, saltanat yanlıları, daha genel olarak ağalık ve şeyhlik düzeni (feodalizm) yanlıları İttihat ve Terakki’ye düşmandır. 1926’da kimi eski İttihatçılar Atatürk’e karşı İzmir’de başarısız bir suikast düzenledikleri için, Atatürkçüler de İttihat ve Terakki’yi sevmezler. Atatürk’ün canına kastetmenin çok büyük bir alçaklık, çok büyük bir hainlik olduğu kuşkusuzdur. Bununla birlikte, suikastçıların ne ölçüde İttihat ve Terakki’yi temsil ettikleri, yani suikastın İttihat ve Terakki’ye ne ölçüde mal edilebileceği sorulabilir. Zira İttihat ve Terakki sekiz yıl önce dağıtılmış olan bir kuruluştu. Ayrıca İttihat ve Terakki bir bakıma çok türdeş, bir bakıma da hiç türdeş değildi. Örneğin, Atatürk’ün kendisi ve kimi arkadaşları da bir zamanlar İttihat ve Terakki üyesi olmuşlardı. İttihat ve Terakki’den nefret eden bir başka kesim de “düveli muazzama” (büyük devletler) idi. Bu ülkeler emperyalistti. Osmanlı devleti de emperyalizmin hedefi olan, sömürgeleştirilmek istenen bir ülkeydi. Ayrıca Türklerin oturduğu Osmanlı topraklarının ana bölümleri eski Yunan, eski Roma, eski Hıristiyan toprakları olmak dolayısıyla da bu ülkelerin ilgisini çekiyordu. Çünkü bunların gözünde Türkler sonradan gelmişlerdi, söz konusu toprakların “asli” sahipleri değillerdi. Üstelik Türkler uygarlıktan yoksun, işe yaramaz bir halktı. Dinleri olan İslamiyet ise hiçbir kutsallık taşımayan, Afrika ya da Uzakdoğu dinleri gibi “alakasız” bir dindi. Sonuç olarak, Osmanlı toprakları emperyalistlere ya da “asli sahiplerine” verilmeliydi. Batı‘nın tavrı buna göre programlanmıştı. Ünlü “Şark meselesi”, bu programın nasıl gerçekleştirilebileceğine dairdi.

Büyük devletler ve onların kamuoyu İttihat ve Terakki’den nefret ediyorlardı; çünkü İttihat ve Terakki, çağcıllığın temsilcisi olarak, “hasta adam” ilan edilmiş bulunan Osmanlı devletini ayağa kaldırmak iddiasını taşıyordu. Oysa Osmanlı devletinin ayağa kalkması demek, Batılıların bu ülke üzerindeki emperyalist emellerinin sonu demekti. İttihat ve Terakki’yi sevmemeleri bundan ötürüydü. Düveli muazzamanın İttihat ve Terakki’ye karşı nefretinin derecesi konusunda günümüz okuyucularına bir fikir verebilmek için bunun bir çeşit “Saddamlaştırma” olduğunu söyleyebiliriz.

İttihat ve Terakki İkinci Cumhuriyetçilerin de nefretini kazanmış bulunuyor. Bunlar, “tepeden inmeciliğe”, askercil düzenlere, genel olarak devrime karşı “demokrasi” ve evrimden yana oldukları için, Atatürk Devrimi‘ne karşı oldukları gibi, aynı nedenlerle İttihatçılara da karşıdırlar. Örneğin, Ahmet Altan, romanlarında onları gaddar, acımasız, insanlık dışı kişiler olarak sunar.

***

İttihat ve Terakki’nin temel özelliklerine de değinelim. İttihat ve Terakki, “mekteplilerin” siyasal örgütüydü. Sözü edilen mektepler 1827’de açılan Tıbbiye, 1834’te açılan Harbiye ve 1859’da açılan Mülkiye’dir. Bu okullarda ilk kez “çokça” denebilecek sayıda, düzenli olarak “yeni adamlar” yetişmeye başladı. Yeni adam demek, çağcıl (modern) adam demekti. Yani, ortaçağcıl olmayan, özgür kafalı insanlar. Bu insanlar, böyle bir dönüşümden sonra topluma bir ölçüde yabancılaşmış oluyorlardı. Başta onları yetiştiren devlet, kendilerini bağrına basmıyordu. Fakat devlet (padişahlık) onlara gereksinimi olduğunu bildiği için, yine de onları yetiştirmek, yetişince onlara belirli görevler vermek zorunluluğunu duyuyordu. Çünkü batmakta olan imparatorluğun ancak onların çalışmalarıyla ayakta kalabileceğinin farkındaydı. Devlet, “kerhen” de olsa, onlara tahammül etmek durumundaydı.

Örneğin, II. Abdülhamit zamanında Harbiye’den pek çok subay yetişti. Ama bunlar genellikle İstanbul’dan uzaktaki görevlere atanıyorlardı. Ne olur, ne olmaz diye... Abdülhamit’in yeğlediği subaylar alaylı subaylardı. Bunlar akıllı ve becerikli erlerin önce onbaşı, sonra çavuş, sonra da subay olmalarıyla “devşirilirdi”. Paşalığa kadar yükseldikleri halde okuryazarlıkları bile kuşkulu olabilen alaylı subaylar, Padişahın lütfuyla o mevkilere gelmiş oldukları için, mekteplilere göre çok daha sadık oluyorlardı. Abdülhamit gibi zeki bir hükümdarın mekteplilerin daha iyi asker olduklarını bilmemesi olanaksızdı. Ama mektepli subaylar genellikle Rumeli’ye atanıyorlardı. Böylece hem Rumeli’deki çetelerle daha etkili mücadele edilmiş oluyordu, hem de Padişaha zarar veremeyecek bir mesafede tutulmuş bulunuyorlardı.

Böyle bir durumda kurulan İttihat ve Terakki, mekteplilerin siyasal örgütü oluyordu. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı, aynı zamanda mekteplilerin zaferi demekti. En kısa sürede ordudaki alaylı subaylar tasfiye edildiler. Ordu artık tümüyle mekteplilerin elindeydi. Sivil bürokraside de, o denli hızlı olmamakla birlikte, alaylıların tasfiye edildiklerini görüyoruz. 31 Mart Olayı’nda, isyancı askerlerin mektepli avına çıkmaları boşuna değildi.

***

İttihat ve Terakki’nin dikkat çeken bir özelliği de yıldırı (tedhiş, terör) yöntemlerini kullanmasıydı. Yasadışı gizli bir devrim örgütüyken adam öldürmesine pek şaşılamazsa da, Hürriyet’in ilanından sonra da bu yöntemi sürdürmesi tuhaf görünebilir. Gerçekten de 1908, 1909, 1910, 1911 yıllarında İttihat ve Terakki kendince zararlı gördüğü birer kişiyi öldürtmüştür. Acaba neden? Bunun nedeni şuydu: 1913’e kadar İttihat ve Terakki tam iktidar olamadı. Yani, İttihatçı olmayan paşalar sadrazam oluyordu. Ancak bazı bakanlıkları İttihatçılar üstlenebiliyorlardı. İttihat ve Terakki “yap” ya da “yapma” tarzında yönergeler veriyordu (denetleme iktidarı), ama bunların ne ölçüde, nasıl uygulanabildiğini, hatta bazen uygulanıp uygulanmadığını doğru dürüst denetleyecek durumda değildi. Demek ki, kendini (haklı olarak) iktidarda görmediği ve devrimci bir örgüt olduğu için, yıldırı yöntemine başvuruyordu. Bir de şunu belirtmek gerekir ki, yıldırı yöntemlerine başvuranlar, kendilerine güvenemedikleri için, zayıf oldukları için, insanları ürküterek amaçlarına ulaşmak isteyenlerdir. Nitekim İttihat ve Terakki, tam iktidar olduğu 1913’ten itibaren yıldırı yöntemlerine başvurmayı gerekli görmemiştir.

Şiddet yöntemlerinden söz açılmışken, Ermeni tehcirinden söz edilebilir. Tehcir, savaş sırasında isyan, düşmanla birlik olma gibi davranışlar dolayısıyla yapılmıştır. Herhangi bir devletin, benzer bir durumda bu önleme başvurması onun meşru hakkıdır. Kötü olan, tehcir sırasındaki ölümlerdir. Bunların birçoğu, Doğu Anadolu’da ulaşım araçlarının yokluğundan kaynaklanmıştır. Soykırım söz konusu olsaydı, tehcir sonucunda o kadar çok Ermeni sağ kalamazdı denebilir. Bugün Avrupa ve Amerika’daki Ermenilerin çoğu tehcirde sağ kalanların torunlarıdır.

***

İttihat ve Terakki’nin ilginç bir yönü, örgüt içi demokrasi uygulamasıydı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ülkenin çoğu yerlerini kapsayan geniş bir örgütü vardı. Her yıl örgütün Umumi Kongresi yapılıyor, burada Kongre dışındaki yetkili organ olan Merkezi Umumi seçiliyordu. Uzun süre İttihat ve Terakki’de başkanlık mevkii yoktu. Kâtibi Umumi vardı, ama o da “lider” konumunda değildi. Şevket Süreyya Aydemir’in deyişiyle “tek adam” yoktu İttihat ve Terakki’de. Ortaklaşa önderlik (kolektif liderlik) söz konusuydu. Talat ve Enver, partinin sivrilen adlarıydı, ama umumi kongrelerin, Merkezi Umumi’nin önemi hiç azalmadı denebilir. Oysa günümüzdeki büyük partilerde genellikle önder her şeydir. Kongreler ne siyaset, ideoloji, program belirlemede, ne de önder belirlemede fazla bir ağırlığı olmayan kuruluşlardır. Kongrelerin heyecanlı, ilginç yönü, Merkez Yönetim Kurulu üyelerinin belirlenmesinde ortaya çıkmaktadır. Ama bu, belirlenen kurulun herhangi bir ağırlığı olduğu anlamına gelmemektedir. Kısaca, İttihat ve Terakki’de parti içi demokrasi bugünkü partilerimizden çok daha ileri derecedeydi.

İttihat ve Terakki bu özelliğini neye borçluydu? Sanırım bu, seçkin, okumuş üyelerden oluşmasının bir sonucuydu. Oysa bugünkü partilerimiz genellikle rastgele, “sokaktan” üye toplayan örgütlerdir. Demek ki, parti içi demokrasi üye niteliğiyle yakın ilgilidir. Rastgele (“naylon”) üyeleri olan partilerde bu üyelerin katılımı, katkısı olmamakta (belki olmaması gereklidir), dolayısıyla parti içi demokrasi oluşamamaktadır. Sözü edilen üyeler “delege ağalarının” piyonları olma işlevini yerine getirmektedirler.

Sonuç olarak Atatürk’ün İttihatçılar konusunda Mütareke İstanbul’unda iken İngiliz Rahip Frew’ya (Fru) söylediklerini anımsatmak uygun olabilir. (Falih Rıfkı Atay’ın 1926’da Atatürk’ten kaydettiği anılar.) Frew o dönemde Mustafa Kemal’le bir salonda karşılaşır. Frew ona öncelikle İttihat ve Terakki’nin “cinayetlerini” kabul etmesi koşulunu öne sürer. Mustafa Kemal’in yanıtı ilginçtir. “İttihat ve Terakki’nin birçok kusur ve yanlışları olabilir. Fakat ‘vatanperver’ bir kuruluştur.” Kendisi de o kuruluşun içinde başlangıcından çok zaman sonrasına kadar bulunmuştur. Ben de Atatürk gibi düşünüyorum. İttihat ve Terakki’nin günahları, kusurları vardır, fakat onu toptan mahkûm edip silemeyiz.


Sina Akşin
Ankara, 5 Nisan 2004

25 Kasım 2016 Cuma

Türkiye'nin Kültür Sorunları / Ekrem Akurgal

Ekrem AKURGAL

(30 Mart 1911- 1 Kasım 2002), 

Hayfa kentinin Tulkarem kasabasında doğdu. Ailesi, o henüz çocukken İstanbul’a taşındı. İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Bu sırada bir arkeoloji bursu kazanarak 1932’de Almanya’ya gitti. 1940 yılına kadar ünlü arkeolog Gerhart Rodenwaldt’ın yanında klasik arkeoloji öğrenimi gördü. Türkiye’ye döndüğünde, yazılı tezle doçent olan ilk kişi unvanını aldı. Asistan olarak akademik kariyerine başladığı A.Ü Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde 1957’de ordinaryus profesör oldu. Aynı fakültede 1958-59’da dekanlık görevinde bulundu. 

1948’de kazılarına başladı. Foça, Çandarlı ve İzmir antik kentlerini buldu, Eriythrai antik kentini ortaya çıkardı.

Avrupa’da İngilizce, Almanca, Fransızca ve İtalyanca olarak yüksek tirajlı eserleri yayımlandı. 

1956 yılında Türk Sanat Tarihi Kürsüsü’nü kurulmasına öncülük etti.

Princeton, Berlin ve Viyana üniversitelerinde birer yıl konuk profesör olarak ders verdi. 

Ekrem Akurgal; Federal Almanya Büyük Liyakat Nişanı Yıldızlı Rütbesi, Goethe Madalyası, T.C Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü, İtalyan Commandatore Nişanı ve Fransa Cumhurbaşkanı tarafından verilen Légion d’Honneuer Officier Rütbesi sahibiydi. 1960’lardan bu yana İngiliz, Fransız, Alman, Yunan, İspanyol televizyonlarında söyleşilerde ve belgeselllerde yer aldı.Son yıllarda yaşamını sürdürdüğü İzmir’de vefat etti.


23 Kasım 2016 Çarşamba

Bizi bir kendi halimize bıraksalar aslında…

Bugün yücelttiğimizi sandığımız aslında tam tersine orjinalliğiini bozduğumuz o kadar çok kavram var ki bu coğrafyada. İnsan nasıl bir varlıktır ki diğer insanlar sırf yanlış anlamasın diye kavramları böyle alt üst eder. Kavramları bir kenara bırakın kültürleri yok etmek için elinden geleni yapar.

            Anadolu coğrafyası o kadar değişik ve güzel kültürlerin bir araya geldiği bir coğrafya ki. Bizi bir kendi halimize bıraksalar aslında, ama bırakmazlar. Nefret temelli ideolojiler ile büyütülen çocuklarımız, nesillerimiz.

’’ Yurtta Sulh Cihanda Sulh ‘’ diyen bir öndere sahip olan bu toplumun aslında önderinin ne demek istediğini anlamadığı zaten aşikardır.

Başımızı şöyle gökyüzüne doğru bir kaldırıp nasıl bir ülkede yaşadığımızın farkına varabilsek. Farkına varmak evet bilinçlenmenin ilk adımlarında olan bir olgu galiba. Bilinçlenmek kendi etkinliğinin farkında olmak bilinçli duruma gelmek. O güzelim Anadolu coğrafyasında sürgünler ile gelen kültür yığınlarının ayakta kalabilmesi. Hani derler ya rahat bir nefes alma diye gerçekten böyle. Biz ülkemizde ülkemizin her santimetrekaresinde rahat bir nefes alamıyoruz.

Sürgün ile göç ile gelmişiz hepimiz nedenlerimiz farklı olsa da acılarımız ortak dillerimiz farklı olsa da acılarımız yine ortak.Sadece farkında değiliz.Farkında olmamak bizi siyasi seçimler üzerinden birbirimize kırdırmak isteyen başkalarının işine yarıyor sadece.

Galiba saygıyı çıkarlarımızı ideolojilerimize uydurduğumuzda kaybettik. Saldırır olduk birbirimize güvenmez olduk kimseye özellikle de kendimize.

Salih Yücel GÜR 

9 Kasım 2016 Çarşamba

Masmavi bir umudum var adı:MUSTAFA KEMAL

Onun gibi konuşmayı onun gibi sorunları çözmeyi ve onun gibi ülkenizi sevmeye çalışıyorsanız eğer o zaman yenildiğinizi kabul edeceksiniz.

İster en sağ ister en sol parti olun onun bıraktığı izleri yine yeniden bıkmadan usanmadan takip edeceksiniz.

O Türkiye'nin değil o bütün Doğu toplumlarının uyanan ışığıdır.Bunun nedeni ise birlikte olan Batı'ya karşı tek başına savaş açan ve kazanan bir adamdır.

O Roma sistemi ile kurulan bütün devletlerin Emperyalizm denilen maşasını kabul etmemiştir.Cumhuriyet'in Türk Ulusu için en uygun model olduğunu düşünmüş ve uygulamıştır.

Bütün dünyaya karşı savaş açmış ve kazanmış bir adamı o saçma sapan parti sistemleriniz ile yenemezsiniz beyler...

Salih Yücel GÜR

7 Kasım 2016 Pazartesi

1 Kasım 2016 Salı

EL-CÂHIZ’IN SÜNNET / HADİS HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ


Şüphesiz sözü en güzel söyleyenlerden ve anlatımı en güzel olanlardan biri olan Allah Resûlünün sözlerini el Câhız, şu sözleriyle takdir etmektedir:

'' Hz. Peygamberin sözleri, harfleri az, manası çok, yapmacıktan ve zorlamadan uzak olup Allah’ın da dediği gibidir: ‘Ey Muhammed de ki: ‘ben olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim’ 45 . Nasıl olmasın ki, sözü ağzında boğmayı ve yapmacık ifadelerle konuşmayı ayıplamış, uzun olması gereken yerde uzun, kısa olması gereken yerde kısa konuşmuştur. Garip ve anlaşılmaz kelimeleri kullanmaktan kaçınmış, sözü uzatılması gereken yerde uzatmış, kısa ve öz olması gereken yerde de çok veciz ifadeler kullanmıştır. Konuşmaları, hikmet mirasına dayanan, ismetle donatılmış sözlerden ibarettir. Onun sözleri ismetle donatılmış, ilahî teyid ve yardımla desteklenmiştir. Allah onun sözlerine muhabbet katmış ve onları kabule şayan kılmıştır; onlarda azâmet ve tatlılığı birleştirmiş, güzellik ve anlaşılmayı bir araya getirmiştir. Hz. Peygamber’in sözleri, dinleyenin tekrarına ihtiyaç duymayacağı kadar özlüdür... Konuşurken amacı, hasmı susturmak olmazdı, muhatabının anladığı dilden konuşurdu. Sadece doğruları delil olarak kullanırdı ve sadece hakkın üstün olmasını arzu ederdi. Hileye başvurmaz, aldatmaya çalışmazdı. Önünden ve arkasından kimseyi çekiştirmezdi. Ne çok hızlı ve ne de çok yavaş konuşurdu... Sonra insanlar, onun sözü kadar faydalı, tatlı, ölçülü, kapsamlı, istenileni en iyi şekilde ifade eden; geniş, açık, derin manalı,yerinde ve kolayca söylenmiş söz görmemiştir. Haber sahiplerinden aldığım cümleleri bu kitapta topladım. İlimden nasibi az ve sözün değerini takdir edemeyen bazıları sanırlar ki biz bütün bunları onu övmek, onda olmayan şeyleri varmış gibi göstermek için söylüyoruz.Asla! Olmayanı varmış gibi göstermeyi alimlere haram eden, yapmacık söz söylemeyi hikmet sahiplerine ve yalan söz söylemeyi de fakihlere çirkin kılan Allah’a yemin olsun ki, çabası boşa gidenden başka kimse böyle bir iddiada bulunmaz ''

Ondokuz Mayıs Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi Dergisi , 2011 , sayı:31 , ss.231-265
HÜSEYİN AKYÜZ