6 Ağustos 2014 Çarşamba

Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti


Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti(Osmanlıca: önce غربی تراقیا حكومت موقته‌سی; Garbî Trakya Hükûmet-i Muvakkatesi / Batı Trakya Geçici Hükûmeti, sonra غربی تراقیا حكومت مستقله‌سی; Garbî Trakya Hükûmet-i Müstakilesi / Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti; günümüzde Batı Trakya Türk Cumhuriyeti olarak adlandırılmaktadır), 31 Ağustos 1913 tarihinde Batı Trakya’da kurulmuştur.

Balkan Savaşları sonrasında Batı Trakya'da Türkler ve Pomaklar başta olmak üzere çoğunluğu Müslüman ahali tarafından kurulan 3 ay yaşamış bir devletti. 

Kuva-yi Milliye tabiri ilk defa Batı Trakya mücadelesinde kullanılır. Bu hükûmet Osmanlı Devleti tarafından tanınmamıştı.Batı Trakya bölgesinin henüz kendine ait olmayan Yunanistan siyasi sebeplerden dolayı böyle bir devlete sıcak bakıyordu, hatta kendi iradesi ile Dedeağaç'ı bu devlete teslim etmişti. 
Bulgaristan ve Osmanlı Devleti ise yine siyasi sebeplerden dolayı bu devletin sonunu istediler. Devlet sadece 55 gün yaşadı.


Sınırlar

Tüm Batı Trakya (Doğuda Meriç, batıda Makedonya, Kuzeyde Bulgaristan - Rodopların karlık dağları ve güneyde Ege Denizi (Ortaköy köprüsü - Kırcaali – Eğridere - Paşmaklı, Eşekkulağı geçidi - Makas - Mesta Karasu ve İskeçe üzerinden Akdeniz’e, Enez’den Gümülcine - İskeçe - Dedeağaç - Karaağaç - Fere’ye- Koşukavak- Mestanlı ile çevrilidir.)

Tarihi

Osmanlı Devleti, Balkan Savaşı ile ilgili olarak son antlaşmayı da 13 Mart 1914'de Sırbistan ile yapmıştı. İki devletin ortak sınırı kalmadığından, bu antlaşmada daha çok Sırbistan'da kalan Türkler'in durumu konusuna yer verildi ve "Batı Trakya Geçici Hükûmeti" kuruldu. Ancak 3 ay sürebildi.

Hükûmet 31 Ağustos 1913 tarihinde kuruldu. Hükûmetin Enver Paşa'nın emri ile Teşkilât-ı Mahsusa tarafından bölgenin Bulgarların eline geçmesini önlemek amacıyla kurulduğunu belirten kaynaklar mevcuttur.

Arada geçen sürede devletin içinde yaşanan gelişmeler devlet yapısı bölümünde belirtilmiştir.

29 Eylül 1913'te Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında yapılan İstanbul Antlaşması ile Edirne dahil Doğu Trakya'nın Osmanlı Devleti'ne verilmesine karşılık Batı Trakya Bulgaristan'a bırakılmıştı. "Batı Trakya Geçici Hükûmeti" bu duruma karşı çıktı ve antlaşmayı tanımadığını ileri sürdü.

Bu gelişmeler üzerine Bulgaristan, bölgede yığınak yapmaya başladı. Ancak o dönemde Osmanlı Devleti, yeni kurulan bu devlete dış baskıların da etkisiyle olumlu bakmıyordu. Buna ilaveten İstanbul’daki siyasi iktidar kavgası ve kargaşası Batı Trakya’da böyle bir bağımsız devletiyle ilgilenme olanağını ortadan kaldırmıştı. Bunun üzerine Sadrazam Sait Halim Paşa hükûmeti, "Batı Trakya Geçici Hükûmeti" üzerine baskı yaparak bölgenin boşaltılmasını sağladı. Nitekim 29 Ekim 1913 tarihinde imzalanan İstanbul Antlaşması'yla Osmanlı hükûmeti, Batı Trakya'yı bütünüyle Bulgaristan’a bırakmıştır. 14 Kasım 1913'te Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında imzalanan Atina Antlaşması, Batı Trakya'da yaşayan Müslüman Türk azınlık açısından Yunanistan'a en fazla sorumluluk getiren antlaşmadır. Buna göre Yunanistan'a bırakılan topraklarda kalanların yaşam, mal, din ve gelenekleri güvence altına alınacak ve bu insanlar Yunan kökenli vatandaşlarla aynı haklara sahip olacaktır. Ayrıca dinlerinin gereklerini de açık bir şekilde yerine getirebileceklerdir.Ayrıca 1913 Atina Antlaşması Yunanistan topraklarının hepsinde Müslüman cemaatlerin tüzel kişiliğinin tanınması açısından büyük önem taşımaktadır.

Ekim 1913 başlarında Osmanlı Devleti Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti'nin Bulgarlara direnişi bırakması için Miralay Cemal Bey'i bölgeye gönderdi."Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti"'nin toprakları, General Lazarof komutasındaki Bulgar kuvvetlerince 30 Ekim 1913 tarihine kadar tamamen işgal edilir ve bu devlet sona erer. Böylece Ağustos 1913'ün ilk günlerinde, Batı Trakya'da büyük ümitlerle başlayan bu kurtuluş mücadelesi de üç ay sonra Ekim sonlarında acı bir düşkırıklığı ile sona erdi. Bölgede bir yoğunluk oluşturan Türkler ve yüzyıllardır Türk hakimiyeti altında kalan bu topraklar da Makedonya gibi hudutlar dışında bırakıldı.

1912 Ekiminde başlayan, sonradan Romanya'nın da katılmasıyla bütün Balkanları kapsayan büyük kavga, Ağustos 1913'de yani 10 ay gibi kısa bir süre sonunda bitti. Bu büyük kavga neticesinde mirastan en büyük payı Yunanistan aldı.

Osmanlı Devletinin Balkanlardaki 5 vilayeti, Selanik, Manastır, Kosova, Yanya ve İşkodra'nın paylaşılması sonucunda;

Yunanistan: 50.000 km², toprak ve 1.600.000 nüfus;
Sırbistan: 30.000 km², toprak ve 1.200.000 nüfus;
Bulgaristan: 18.000 km², toprak ve 1.000.000 nüfus;
Karadağ: 5.000 km², toprak ve 150.000 nüfus kazandılar.
Ayrıca Arnavutluk bağımsızlığını ilan etti ve İşkodra'yı da topraklarına kattı. Balkanlı diğer uluslar, büyük mirası aralarında pay ederken ve Makedonya'yı adeta yutarlarken, buranın asıl sahibi olan Makedon halkından hiç bahsedilmedi. Ege adaları hakkında, büyük devletler Londra'da Şubat 1914'de şu esasları tespit ettiler: Meis hariç İtalya'nın işgal ettiği adalar onda; İmroz, Bozcaada hariç diğerleri Yunanistan'da kalacaktı. Ancak bu karar hukuki bir neticeye bağlanamadan I. Dünya Savaşı başladı. 1923 Lozan Antlaşması'yla sınırları yeniden çizilen Batı Trakya ise bugün tamamen Yunanistan'ın idaresinde bulunan bölgedir.Batı Trakya, Doğu Trakya ile Batı Rumeli'yi birleştiren bir köprü olarak kabul edildiğinden, Avrupa devletlerinin politikalarında önemli bir yer tutmuştur.

Devlet Yapısı

Bayraktaki siyah Balkanlardaki zulmü temsil etmektedir. Yeşil İslamı, Ay Yıldız Türklüğü temsil etmektedir.Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti'nin ulusal marşını Süleyman Askeri Bey, Dedeağaç'ta yazmıştır.Devlet Yunan ve Bulgar posta pullarını geçersiz sayarak kendininkilerini basmıştır.

Aradan geçen süre içinde Geçici Hükûmet bütün bölgede teşkilatını kurdu ve 30000 kişilik bir de savunma gücü oluşturdu. Bağımsızlığını ilan eden yeni yönetim, ilk olarak ülkenin sınırlarını belirlemiş, bağımsız devletin sembolü olan ay yıldızlı, yeşil, beyaz bayrağı resmi binalara çekmiş, 29.170 kişilik ordusunu kurup, bütçesini hazırlamış, pul bastırarak, pasaport uygulamasına geçmiştir. Bu arada Osmanlı yasa ve tüzükleri aynen kabul edilerek davalara da Garbi Trakya Adliyesi bakmaya başlamıştır. Selanik doğumlu bir Yahudi olan Emanuel Karasu (Carasso) tarafından resmi bir haber ajansı kurulmuş; Fransızca ve Türkçe olarak Müstakil-Indépendant adında bir gazete çıkarılmıştır.






Ubıhya











5 Ağustos 2014 Salı

Şıpsi Paste



Şıpsi Paste Kafkas Mutfağına ait önemli yemeklerden biri. bu yemeğe o kadar önem veriliyor ki kafkasya'daki geleneklere göre tavuğun hangi kısmının kimin tarafından yeneceği yemek sofraya gelmeden (misafirlerin saygınlık ve yaşlarına göre) belli oluyor. Bu yüzden de çocuklara hep kanatlar düşüyor...

Malzemeler:
Et Malzemeleri:
1 bütün tavuk
4 baş kuru soğan tuz
çorba malzemeleri:
2 yemek kaşığı tereyağı
1 yemek kaşığı domates salçası
5-6 adet patates, soyulup karelere bölünmüş
5-6 diş sarımsak
2,5 yemek kaşığı un
1,5 lt. tavuğun haşlama suyu
1,5 lt. su tuz
1 yemek kaşığı kişniş, havanda dövülmüş

Paste Malzemeleri:
2 su bardağı pilavlık bulgur
yarım su bardağı pirinç
6 su bardağı su tuz
sos malzemeleri:
2 yemek kaşığı zeytinyağı (veya tereyağı)
3 diş sarımsak, soyulup doğranmış
1 tatlı kaşığı pulbiber
Tavuğun Hazırlanması:
1. Tavuğun butlarını, kanatlarını, göğüs ve sırt kısımlarını parçalara ayırın. derilerini soyup iyice yıkayın. (kanatları soyamazsanız ocakta ateşin üzerinde tütsüleyin.)
2. Etleri bir tencere alarak üzerlerine çıkacak kadar soğuk su ekleyin. soyulmuş 4 baş soğanı bütün olarak tencereye ilave edin. en son tuz ekleyip haşlayın.
Çorbanın Hazırlanması:
1. Tereyağını ve salçayı bir tencereye koyun. salça kavrulduktan sonra patatesleri ve sarımsakları ilave edip bir süre kavurun. kaurma esnasında patatesler tencereye yapışmaya başlarsa 1-2 kaşık et suyu ekleyebilirsiniz.
2. Ardından suyu ve et suyunu tencereye ekleyin. patatesler ezilmeye müsait bir hal alana kadar pişirin.
3. 2,5 yemek kaşığı unu 1 kase soğuk suda ezin. çorbanın suyundan kaseye 1-2 kaşık ekleyerek kasedeki suyu ılıtın. ardından çorbayı devamlı karıştırarak kasedeki suyu tencereye ekleyin. ara sıra karıştırmak suretiyle 10 dakika pişirin. tuzunu ekleyip tencerenin altını kapatın.
paste'nin hazırlanması:
1. Çorba pişerken bulgur ve pirinci karıştırıp birkaç kez suyunu değiştirerek yıkayın. yıkadıktan sonra su ve tuzla birlikte tencereye koyun. tencereyi ocağa alın.
2. Bulgurlar ve pirinçler sularını çektikten sonra tencerenin altını kapatın. tercihen tahta spatula yoksa delikli bir kepçe ile pasteyi yoğurun. (spatulayı ara sıra çorbaya batırabilirsiniz.) pasteniz hamura yakın bir kıvama gelince üzerini spatulayla düzleştirin.
sosun hazırlanması:
1. Zeytinyağını tencereye alın. doğranmış sarımsakları ekleyin. yağ kızınca pul biberi ilave edin. etleri bu sosun içine teker teker alın , alt ve üstlerini kızartın.
servis yapılması:
1. Yuvarlak ve derince bir tepsiye önce pastenizi ortası boş kalacak şekilde (havuz şeklinde) yayın. havuz kısmına çorbasını koyun. etrafına etleri dizin. çorbanın üzerine sostan biraz gezdirin ve kişniş serpin.
2. Tabaklara koyarken 1 kaşık paste, çorba ve 1 parça tavuk olmak üzere ayranla servis yapın.

Ubıhlar

UBIHYA (Ubykh)

Ubuch/Ubıh/Vıbuh/Peku, Karadeniz Soça bölgesinde yaşamış olan bir halktır.Ruslara en son teslim olan halktır. Onlar bugünkü Abhaz Cumhuriyeti’nde Abhazlar la etnik köken ve dil bakımından yakın akrabadırlar, fakat aslanda batı Kafkasya halkları arasındaki yerleri çok değişik ve ayrıcalıklıdır. Kendi aralarında dahi tam olarak aynı olmayıp, etnik, yöresel, ekonomik ve politik farkları olan bazı kabilelere bölünmüşlerdi ve dil bakımından da ilginç özellikleri vardı. Bu grupların başlıcaları olarak Vardan, Şaşe, Khize, Subaşi ve Alani kabilelerini sayabiliriz. Bunlardan ilk ikisi ekonomik ve sosyal yönden en ileri gelenlerden sayılır ve Vardan ile Soçi nehirlerinin vadilerinde yaşarlardı. Özellikle tarım ve bahçıvanlıkta çok ilerlemişlerdi

Ubıhların ruslarla savaşı 1830'lu yıllardan son­ra başlar. bu tarihten sonra ubıhlar ve kuzey kafkas halk­ları ile ruslar arasında yıllarca süren çok şiddetli savaşlar olur. 1841-1846 yılları arasında tam 88 savaş yapılmıştır.

Ubıhlarla rusların savaşı tam 34 yıl sürdü. şubat 1864'te ubıhlar çok şiddetli ve çetin bir kuşatma ile çember içine alındı. 6 mart 1864'te direniş sona erdi.

Ubıhlara iki alternatif sunuldu. ya osmanlı topraklarına göç edecekler ya da kuban'da rusların tespit ettiği yere nakledileceklerdi. ubıhlar osmanlı topraklarını seçtiler.
Bu topraklara 25 000 civarında ubıh'ın göç ettiği biliniyor. ancak, sadece plevne savunmasi'nda 5 000 ubih hayatını kaybetti. Ubıhların,özellikle erkeklerinin bu savaşlarda,hayatını,kaybetmesi,Ubıhların asimilasyonunu kolaylaştırdı.Günümüzde eski UBIH yurdunda hiç UBIH kalmamıştır.
Sayıca iyice azalan XIX. yüzyılın Efsane halkının torunları, Türkiye'de dağınık olarak yaşamaktalar.

Ubıhların topluca anayurtlarını terkettikleri gündü. Dağlara sığınıp kalan bazı ailelerden birisinin bir üyesi o gün gördüklerini daha sonraları şöyle anlatır: "Kimileri atlı, kimileri kağnılarla, kimileri at arabalarıyla ve kimileri de yaya olarak guruplar halinde geçip gittiler deniz kenarına doğru, tüm guruplar tüfekleri ellerinde parmakları tetikte askerlerin kuşatması altında devam ettiler yollarına".

Kafkas savaşlarının bitişinin kutlandığı ve Rus birliklerinin komutanlarının tebrik edilip törenler düzenlendiği o yerler Ubıh topraklarıydı. Ubıhlar tüm halklardan sonra teslim oldular ve silahlarını bıraktılar.

İşte o kötü gün ile birlikte birkaç bin yıllık tarihi olan Ubıhların tarihi ve halk olarak varlıkları da fiilen sona erdi.

Ubıhça’nın ölmesinin nedeni, bu dili konuşan kimsenin kalmayışıdır. Rus-Çerkes savaşlarında bir ara önderliği Kafkasya’nın en sert halklarından, biri olduğu iddia edilen Ubıhlar üstlenir. Sert geçen savaşlarda, Ubıhların neredeyse tamamı katledilir. Arta kalanlar ise Kafkasları terk eder. Günümüzde Anadolu’da tek tük de olsa rastlanan Ubıh’ların sert mizaçlarını aynen korudukları söylenebilir.

19 uncu Yüzyıl boyunca, başta bütün Çeçenistan olmak üzere, Kuzey Kafkasya kan gölüne dönmüştür. Topraklarında özgürce yaşamak isteyen bu kahraman insanlar, çocuk, kadın demeden katledilmiş, topraklarından sürülmüşlerdir. Bu, öylesine bir soykırımdır ki, Karadeniz kıyısındaki Soçi’nin gerçek sahipleri olan Ubıhlar, topyekûn katliama ve sürgüne tabi tutulmuşlardır; Türkiye’de sadece birkaç yüz kişi yaşamaktadır ve yeryüzünde Ubıhca konuşan kimse kalmamıştır.

(anadillerinin artık konuşamayan kafkas kökenli ubıh halkının, savruldukları anadolu köylerinden birinde süren hayatları… ve anadilini konuşabilen son ubıh tevfik esenç’in ürpertici yalnızlığı…

“ ...ansızın hatırlayacağım, son sözlerini tekrarlayacağım... unutulmasın diye, son sesleri...
çok ölüm gördüm. uzun bir ömrüm oldu takatim kalmadı. yüreğim fazla dayanmaz, biliyorum. içime atsam, olmuyor. dilime vuruyor. anadilimde anlatmak istiyorum, unutmayı ve unutulmayı...”)

Bir Kafkas Halkı olan ve dünyanın en cesur ırkı sayılan ve Ruslar tarafından yok edilen Ubıhların dilini bilen son Ubıh Tevfik ESENÇ de 1992 yılında vefat etti.
Tarih'ten belki de en acı şekilde silinmiş millettir.
cesaretleri ve savaşçılıklarının bedelini yok olarak ödemişlerdir.

Ubıhlar bugün tarih sayfalarından yok olmuşlardır. Fakat baskı ve zulme karşı olmaları ve savaşçı özellikleri göz önüne alındığında, eğer yurtlarında kalabilip de Çarlık ve sonraki Sovyet devrini yaşasa idiler, kesinlikle onlar da direnen diğer küçük halklar gibi ve hatta daha fazla etnik yok edilmeye karşı boyun eğmeyecekler ve çetin direnişlerine devam edeceklerdi.

19. yüzyılda tam 140 yıl önce Rusya işgal ordularına direnen Ubıhların tamamını topyekun Osmanlı topraklarına sürdüler. 140 yıldır orada artık Ubıh yoktur.

Çerkesler İngilizlerin Oyununa Gelmedi

Çerkesler İngilizlerin Oyununa Gelmedi-  Mehmet NİYAZİ

Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk başbakanının siyasi hatıralarının onbirinci sayfasında şu satırlar yer alıyor: "Süleyman Askeri, Kuşçubaşı Eşref ve kardeşi Sami ile bazı arkadaşlarının, Avrupa devletlerinin baskısından Osmanlı Devleti bunalınca, bu sıkıntıyı ortadan kaldırmak için "Batı Trakya Cumhuriyeti" diye özerk bir devlet kurduklarını biliyoruz.

Bu bağımsız gibi hareket eden, fakat aslında Osmanlı'nın İttihatçı kanadına bağlı tutumunu koruyan devletin, artan baskılar yüzünden feshedilmesi gerekti... Feshettiler. Fakat devletin elinde birikmiş bazı paralar ve Bulgarlardan ganimet olarak ele geçirilmiş sürüler vardı. Bunları sattılar ve elde edilen parayı altına çevirerek Kuşçubaşı Eşref'e teslim ettiler. Kuşçubaşı Eşref de -bir gün gerekeceğini düşünerek- çiftliğine gömdü. Bu olayı bana anlattığı için biliyorum. Ayrıca Enver Paşa, savaşın kaybedileceğini kestirince, ülkenin istila edilmesi halinde gerilla savaşı yapılması için, bazı yerlere silah yerleştirtmiştir. Bu yerlerden biri de Kuşçubaşı'nın çiftliği idi. Hem silahlar hem altınlar son derece özen gösterilerek gömülmüşlerdir. Anadolu mukavemetine karar verilince, ben bu altınları ve silahları Mustafa Kemal Paşa'nın emrine verdim."

Mehmed Akif, Milli Mücadele hareketine katılmak üzere İstanbul'dan Ankara'ya giderken, çete savaşlarıyla Geyve Boğazı'nı açık tutarak bu intikalleri sağlayan Kuşçubaşı ile Yenibahçeli Şükrü'ye rastladığını belirtir. Fevzi Paşa, İsmet Paşa ve daha pek çok önemli kişi de aynı yoldan faydalanmışlardır. Hiç kimsenin yalan söylediğini iddia edemeyeceği Mehmed Akif, Kuşçubaşı'nı gölge gibi takip eden Sudan'ın büyük evladını hizmetlerinden dolayı şöyle yüceltir: "Eşref Bey'in emireri Zenci Musa/ Omuzundan arşa çıktı Nebi İsa".

İngilizler Kürtleri, Düzce, Bandırma ve diğer yoğun oldukları bölgelerde de Çerkezleri kışkırttılar. Sıradan insanları bir yalan, bir sloganla kandırmak kolay; fakat ayrı devlet kurmak için Van'da topladıkları Kürt beyleri İngilizlere şu cevabı verdiler: "Siz Ermeni devleti peşindesiniz; biz halimizden memnunuz." Batı Anadolu'da da kurulmasını istedikleri Çerkez devletine en şiddetli tepkiyi Çerkez beyleri gösterdiler.

Çerkez Ethem'in mücadeleyi bırakıp karşı tarafa geçtiği okul kitaplarında yer almaktadır. Ama Yunanlıların safında kalmadı; Ürdün'e gitti. Ürdün devlet arşivine yedi sandık dolusu evrak bıraktığı çeşitli kaynaklarda zikredilmektedir. İsmet Paşa tek maddelik bir kanunla onu affetti; fakat Çerkez Ethem mealen şu cevabı vererek gelmedi: "Yunanlılar İzmir'e 15 Mayıs 1919'da çıktılar. Mustafa Kemal Paşa, Milli Mücadele'yi başlatmak üzere 19 Mayıs 1919'da Samsun'a ayak bastı. Erzurum ve Sivas kongrelerinden sonra 23 Nisan 1920'de Ankara'da Büyük Millet Meclisi toplandı. Daha sonra Ankara'dan geçip Yozgat İsyanı'nı bastırmamıza rağmen, diyelim ki Meclis kurulmakla otoriteyi Ankara'da teşekkül eden hükümet sağladı. Bu kabul dahi bizi şu noktaya götürür: 15 Mayıs 1919'dan, 23 Nisan 1920'ye kadar bir kuvvet, Yunanlıları Batı Anadolu'da tuttu. Aziz milletim bunu kimin tuttuğunu düşünüp vicdanında beni ve arkadaşlarımı beraat ettirinceye kadar o topraklara dönmeyeceğim."

Bugün Batı'da "Türkmenler Türk değildir" diye kitaplar yazılmaktadır. Bir gün gelir, Avrupa'nın menfaati Türkmen'in Türk olmadığında ise, içimizden buna inanan pek çok beyinsiz veya art niyetli çıkar. Sosyal bünyeler ayrılıklar körüklenirse parçalanır, müştereklikler perçinlenirse bütünleşir. Birinci Dünya Savaşı'nda petrollerimizi ele geçirmek için Türk ve Kürt'ün ayrıştırılması İngilizlerin gündemine geldi. Konuyu inceleyen Lawrence bir rapor verdi. Bu raporda, Türk'le Kürt'ün etle tırnak gibi olduğu, ancak yüz yıl çalışılırsa, bunların ayrıştırılabileceğini belirtti. Televizyonda, gazetelerde Türk ve Kürt ayrılığına vurgu yapıldıkça, tahrik edici sözler söylendikçe, Lawrence'in arzusu doğrultusunda faaliyet yapıldığına şahit olarak tarih bilen hangi şuurlu insanımız kahrolmuyor.

Mehmet Niyazi (ZAMAN)

Çerkes Kaması




Çerkes Kaması 

Bir Çerkesin lüksü , sahip oldugu silahlarin sayisi ve güzelligi ile ölçülürdü.Kalkar kalkmaz onlari alip inceler , temizler , atesli silahlarin fitilini degistirir , sonra da evinin en önemli odasinin duvarina eve gelecek konuklarin iyi görebilmeleri için simetrik bir biçimde asardi. 

Çerkeslerde en pahali silah kincal veya hinjal idi.Yanlarindan asla ayirmadiklari kutsal bir silah olan kincal , iki tarafi keskin ve çeligine çok iyi su verilmis dört santim genisliginde , kırkbes santim uzunlugunda , kurbanin kaninin akmasi için her iki tarafinda derin birer oyuk bulunan bir hançerdi.Dar kabzasi islenmis gümüsten çiviler veya seritlerle süslü olurdu.Siyah kakmalari olan ''''savatlanmis'''' bir gümüs kina konulurdu. 
Kincal gümüsle süslü deri bir kemerin ortasina takilirdi. 
Bu hançeri büyük bir beceriyle kullanirlardi.Bir Çerkes takip edildiginde kincalini düsmanina firlatirdi ve on metreden de kolay kolay hedefini sasmazdi.Biçaga su verilirken , ölümcül yaralar açmasi için zehirli bir madde kattiklari düsünülürdü. 

Çerkesler kemerlerinde bu kamalarin disinda , kabzasi islenmis , maroken bir kilifa yerlestirilmis saska adi verilen bir kiliç tasirlardi.Bu malzemeler bir çift tabanca , bir kamçi ve bir de hayvanlari veya baskinlarda kaçirdiklari kisileri baglamaya yetecek uzunlukta bir iple tamamlanirdi. 

Çerkesler 19.yüzyilin baslarinda hala bir yay ve okla dolu bir sadak kullaniyorlardi ama bunun yerini yavas yavas dipçigi dar , gümüs bileziklerle tutturulmus , namlusu kakmali bir tüfek almaya baslamisti.

Ubıh Atasözleri

UBIH ATASÖZLERİ
Dünyada üç tehlike vardır, Bir çocuğun elindeki bıçak ,
Bir yalancının ağzındaki övgü,
Güç sahibi birinin elindeki iktidar... 
( UBIH ATASÖZÜ )
Eğer bir insanın başına  arka arkaya , Birtakım felaketler geliyorsa , 
O dam hatayı kendinde aramalıdır ... 
( UBIH ATASÖZÜ )
Prens prensle kavga ettiğinde , En fazla acıyı hizmetçi çekermiş ... 
( UBIH ATASÖZÜ )
Emirin köpeği ,emirin kendisinden daha gaddardır ... 
( UBIH ATASÖZÜ )
Misafir ev sahibinin ellerindedir ... 
(UBIH ATASÖZÜ )
Bazen bir yay çok fazla gerildiğinde , 
beklenmedik bir şekilde parçalanır ... 
( UBIH ATASÖZÜ )
Nasıl her nehir denize dökülürse , 
her insanda bir gün mutlaka kendi vatanına ulaşır ... 
( UBIH ATASÖZÜ )
Savaşçı bile silahını kilitlemeyi unutabilir ... 
(UBIH ATASÖZÜ )
Aç bir adam, kurttan farksızdır...
(UBIH ATASÖZÜ )
Buzağı ineği takip eder , masalda anlatanı takip eder ... 
( UBIH ATASÖZÜ )