6 Eylül 2014 Cumartesi

Lessing’in kütüphanesi Zimbabve yolcusu

Geçtiğimiz yıl yaşama veda eden Nobelli yazar Doris Lessing’in tüm kitaplarının Zimbabve’nin başkenti Harare’deki şehir kütüphanesine verilmesini vasiyet ettiği ortaya çıktı.

The New Zimbabwe web sitesinde çıkan habere göre, bağışı doğrulayan Doris Lessing’in vasileri, Uluslararası Kitap Yardımı’ndan (BAI) kitapların iletilmesi konusunda yardım istedi. Lessing, hayatı boyunca özellikle Sahraaltı Afrikası ve Ortadoğu’da kütüphanelere kitap yardımında bulunan bir STK olan BAI’nın en önde gelen destekçilerinden biri olmuştu.

Zimbabwe Herald gazetesine konuşan Harare Belediye Başkanı Bernard Manyenyeni, ünlü yazar tarafından yapılan bağışı “muhteşem bir jest” olarak nitelendirdi. Lessing’in kütüphanesinde 3 binin üzerinde kitap bulunduğu belirtiliyor.

25 yıl yaşadı, yasaklı göçmen oldu
Doris Lessing, o zamanlar Güney Rodezya olarak bilinen Zimbabve’de 1924’den 1949’a dek, tam 25 yıl yaşadı. 1956 yılında ülkeye geri dönen Lessing, Rodezya rejimi karşıtı konuşmasının ardından yasaklı göçmen ilan edilmişti.

2013 Kasımı’nda Londra’daki evinde, yaşama gözlerini yummuştu Doris Lessing. 94 yaşındaydı.
(CHA )




Sen Türkiye gibi Aydınlık ve Güzelsin !



Gerçekler



Bazen gerçekler bize gösterilenden çok farklı olabilir...



Bafra’da ağaçta askıda 2 bin 700 kitap sahibini buldu

ABDULLAH ÖZDEMİR | SAMSUN - 23.04.2014 15:16:17



Samsun’un Bafra ilçesinde Kültür Sanat Derneği (KÜSADER) tarafından çocuklara ve büyüklere yönelik anlamlı bir etkinlik düzenlendi. KÜSADER'in organizasyonu ile toplanan 2 bin 700 kitap ağaçlara asılarak 20 dakika kitap okuyanlara hediye edildi.

KÜSADER Başkanı Gülseren Akdaş, 23 Nisan'a yönelik anlamlı bir organizasyon yapmak için yola çıktıklarını belirterek, "Bir kampanya ile ilçeden ve yayınevlerinden toplam 2 bin 700 kitap topladık. Bu kitapları Bafra Cumhuriyet Meydanı'ndaki ağaçlara poşetlerle astık. Buraya gelen çocuklarımız ve vatandaşlarımız ağaçtan aldıkları kitapları, ağaçların altında 20 dakika okuduktan sonra kitabın sahibi oldular. Amacımıza ulaştığımız için mutluyuz.’’ dedi.

3 Eylül 2014 Çarşamba

Hortlak yeniçeri korkusundan mezar açılıp cesedler yakıldı...


Türk folklorunda, "karakoncolos", "gulyabani", "çarşambakarısı" gibi hortlak kavramlarının bulunmasına rağmen, cadı ve vampir yoktur. Özellikle Orta Avrupa'da yaygın olan cadı ve vampirlerden, Balkan söylentilerinde ve efsanelerde de bahsedilir. Buna karşılık Anadolu'daki ve İstanbul'daki "gulyabani", "çarşambakarısı" hikâyeleri ünlü romanlara bile malzeme olmuştur.


Buna rağmen, 1833 yılında, Balkanlar'da yer alan Türk kasabalarından Turnovo'dan İstanbul'a ulaşan bir mektupta kasabada iki cadının hortladığı bütün ayrıntılarıyla anlatılmıştı. Turnovo kadısı Ahmet Şükrü Efendi'nin kaleminden çıkan mektup, 21 Cemaziyelevvel 1249, yani 1833 yılında devletin resmi gazetesi Takvim-i Vekai'nin 68. sayısında baştan sona yayınlandı.

Mektubunda olayı bütün ayrıntılarıyla anlatan kadı Ahmet Şükrü Efendi, şöyle yazmıştı:
"Turnovo'da cadılar türedi. Gün battıktan sonra evlere dadanıp, erzak namına ne varsa; un, yağ, şeker, bal gibi şeyleri birbirine katıp içlerine bazen toprak bile karıştırıyorlar. Evlerin içlerine girerek yüklüklerdeki yorgan, şilte, yastık ve bohçaları didikleyip açıyorlar. Zaman zaman insanların üzerine taş, toprak, çanak çömlek attıkları halde kimse bir şey görmüyor. Birkaç erkek ve kadının da üstüne saldırdılar. Bunlara sorduğumuzda, 'Sanki üzerimize manda çöktü sandık!' dediler ama bir şey görmemişlerdi. Bu sebeple birçok mahalle sakini evlerini başka yerlere taşımak zorunda kaldılar. Halk, en sonunda bunun cadı işi olduğuna karar verdi.

Civar kasabalardan İslimye'de yaşayan ve cadı çıkartmakla şöhret bulmuş olan Nikola isimli bir Rum, bu işi halletmek üzere kasabaya çağrıldı ve kendisiyle işi halletmesine karşılık 800 kuruşa pazarlık edildi. Nikola, beraberinde getirdiği üzeri resimli bir tahtayla kasaba mezarlığına gitti ve bunu parmağının üzerine yerleştirerek çevirdi. Resimli tahta hangi mezara dönük durduysa o mezarın cadılı olduğunu gösterdi.

Resimli tahtanın dönük kaldığı mezarlar hayattayken şimdi kaldırılmış olan Yeniçeri Ocağı'na mensup iki yeniçeriye, Ali Alemdar ve Abdi Alemdar adındaki iki eşkıyaya aitti. Bunların mezarını açtığımızda karşılaştığımız manzara korkunçtu. Her ikisinin cesedini de yarım misli büyümüş, kılları ve parmaklarıyla tırnaklarını üçer dörder kat uzamış bulduk.

Mezarlar açılırken bekleşen bütün kalabalık bu manzarayı gördü. Bu iki zorba, yeniçeri ocağı kaldırılırken her nasılsa yaşlarının ileri olmasından dolayı cellât eline düşmeyerek ecelleriyle ölmüşlerdi. Sağlıklarında yaptıkları zorbalığın devamı olarak şimdi de kötü ruhları zavallı kasaba halkını rahatsız etmeye başlamıştı.

Cadıcı Nikola'ya göre, bunların sonsuza kadar ortadan kaldırılmaları için karınlarına birer ağaç kazık saplanması ve yüreklerinin kaynar suya atılarak haşlanması gerekiyordu. Mezarlarından çıkarttığımız ölülerin karınlarına söylendiği gibi birer ağaç saplayıp, yüreklerini dahi yerlerinden sökerek kaynar suya atıp haşladılar. Fakat bunların hiçbirisi kâr etmeyince Nikola bu sefer cesetlerin yakılması gerektiğini söyledi. Şer'an izin verildi ve cesetler hemen oracıkta yakıldı. Böylelikle çok şükür kasabamız cadı belâsından kurtulmuş oldu!.."

Reşad Ekrem'in bundan 60 küsur sene önce naklettiği bu mektup, aslında Turnovo'da yaşanan tuhaf bir olayın gazeteye yansıması değil, yeni kaldırılan Yeniçeri Ocağı'nın halkın gözünde iyice kötülenmesiydi. İkinci Mahmud, büyük bir ihtimalle haberdar olduğu bu metnin gazetede yayınlanmasından sonra İstanbul'da izi kalmış birkaç yeniçeri yapısıyla beraber mezarlıklarda bulunan yeniçeri taşlarını da kırdırarak ortadan kaldırttı. Gözönünde bulunan ve yeniçeriliği hatırlatan son birkaç kalıntı böylelikle yokedilmiş oldu.

Halk arasında, özellikle de İstanbul'da hemen yayılan haber, şehirde yeniçerilere hâlâ yakınlık besleyen birtakım insanların da yeniçerilerden iyice nefret etmesini sağladı.


Çerkes Dayı

Çerkes Dayı 

Viyana kuşatmasında açılan surdan tek başına atıyla içeri girip çarpışa çarpışa şehit olmuştur.



2 Eylül 2014 Salı

Yusuf'u Kaybettim


Yusuf'u Kaybettim

Yusuf; u kaybettim Kenan ilinde 
Yusuf bulunur, Kenan bulunmaz 
Bu aklı fikr ile Leyla bulunmaz 
Bu ne yaredir ki çare bulunmaz 

Aşkın pazarında canlar satılır
Satarım canımı alan bulunmaz
Yunus öldüdeyu selan verirler
Ölen beden imiş, aşıklar ölmez

• Kardeşlerinin Yusuf'u kıskanması babası İsrail'in de aklına takılmıştı ancak bu konuda bir şey yapmadı. Kardeşleri Dotan'a sürüleri otlatmaya gittikleri bir gün Yusuf'u öldürme planları yaptılar. Babaları Yusuf'u arkalarından yanlarına gönderdi. Ağabeylerinin ne yaptıklarını kendisine anlatmasını tembihledi. Ağabeyi Ruben Yusuf'a kıyamadı ve onu ıssız bir yerdeki susuz kuyuya atmalarını tavsiye etti. Sonradan gidip onu kurtarmayı planlıyordu. Bu plan diğerlerinin aklına yattı. Renkli kaftanını çıkarıp Yusuf'u kuyuya attılar ve yemeğe oturdular.

Bir süre sonra Mısır'a giden bir Midyan ticaret kervanı gördüler. Yehuda, "Yusuf ne de olsa kardeşimizdir, canına kıymayalım. Gelin onu İsmailoğulları'na satalım", dedi. Yusuf'u kuyudan çekip çıkardılar ve yirmi gümüşe Medyen'li İsmailoğulları'na sattılar. Elbisesini de kana bulayıp babalarına getirdiler ve "Bak bunu bulduk" dediler. Yakup Yusuf'u vahşi bir hayvanın parçaladığını düşündü ve günlerce ağlayarak yas tuttu. Elbiselerini parçalayarak beline çul sardı. Oğulları ve kızları denedilerse de onu avutamadılar.

Bu arada Medyenliler de, Yusuf'u Mısır'da firavunun bir görevlisine, muhafız birliği komutanı Potifar'a sattılar.