14 Eylül 2024 Cumartesi

Bireyin Kimlik Arayışında Yerel ve Küresel Şirketlerin Yeri








Çok uluslu şirketlerin sunduğu kimlikler ile ulus-devletlerin sunduğu kimlikler arasındaki çatışmada birey iki tarafın da yanında zaman zaman yer aldığı gibi zaman zaman da sadece tek bir tanesinin yanında yer almaktadır. 



''Almanlar Neden Daha İyi Yapar ? '' isimli kitaptan yerel bir şirket olarak Tim Hornemann'ın şirketinin bir Alman şirketi olması ancak erişim açısından küresel ölçekte olan ve bağlılıkları açısından yerel olan bir şirket olması örnek gösterilebilir. Hornemann büyük süpermarket zinciri Edeka, Rewe, Aldi ve Lidl'in tezgahlarında satılan düşük maliyetli suşi pazarının çoğunu ele geçirdi. Buradaki örnekte Almanya ve diğer ülkeler arasındaki büyük fark buradaki şirket sahiplerinin güçlü bir yerel sadakat duygusu hissetmeleridir.Bu yerel duygu kimi zaman yerel bir spor kulübüne verilen desteğin normal bir şekilde yerel işletme tarafından verilmesi gerektiğinin düşünülmesi olabilir.¹


Yerel sadakat duygusu ile şirket kültürünün getirdiği kimliğe olan sadakatin çarpışması iyi anlaşılmalıdır.Küresel ölçekte şirketlere sahip olan yöneten ve bu şirketler içerisinde çalışan bireylerin bu şirketlerin kimliklerini bir parça da olsa taşımaları gayet doğaldır, ancak diğer yandan bu kimlik ile ne kadar mutlu oldukları ise sorgulanmalıdır ? Bireyin kendisini gerçekleştirme, hayatın ve toplumun içerisinde var olabilmek için edindiği kimlik onu nerelere kadar getirecektir ? Neler yapmak zorunda kalacaktır ? Hem yerel hem de küresel kimlikler için geçerli olan bu sorular bireyin seçimine göre değişkenlik göstermektedir. Seçtiği örgüt kültürü mü ? Yoksa yerel bir kültür mü ? olacak bu seçime göre de yine hayatındaki diğer seçimler şekil alacaktır.



Her şirket bir canlı varlık olarak kabul edilmekte bu şirketlerin birer örgüt kültürü ortaya koymaları beklenmekte ve bu olaylar silsilesi sonucunda bir şirketlerin markalaşması ve birer canlı varlık olarak kimlikleşmesi kaçınılmaz bir sonuç olarak ortaya çıkmaktadır.Diğer bir kitaptan bir alıntı ile devam edelim.



'' Küresel Güç Eliti zenginliği yoğunlaştırdıkça, büyük efendilerin koruma talepleri artacaktır. Bu talebe yanıt, çıkarları sermayenin çıkarlarıyla örtüşen ulus-devletlerin, işbirliği halinde çalışan ve rejim değişiklikleri, savaşlar, işgaller, suikastler ve gerekli olduğu hallerde gizli operasyonlar örgütleyen istihbarat birimleri olacaktır. Atlantik Konseyi, Küresel Güç Elitinin bu kaygılarını yansıtır ve gerekli eylemlerin parametreleri konusunda tavsiyeler sunar.''²          



Geldiğimiz bu noktada ulus-devletlerin karar alma mekanizmalarını etkileyen bu şirketler ve bu şirketlerin kültürleri toplumların geleceği ile ilgili kararları çok rahatlıkla alabilmektedirler.Bu kararları alırken de bazı devletlerin imkanlarını kullanmaktan çekinmemekte ve ortaya koydukları bu örgüt kültürünün bir parçası haline gelmiş bireyi ve bireyleri kullanmaktadırlar



Sermaye, kar neredeyse orada anında ve uluslararası hiç bir engelle karşılaşmadan özgürce dolaşırken, ulus-devletler giderek daha fazla baskıcı emek gücü kontrollerine başvuran nüfus toplama merkezlerine dönüşüyor.² Bu dönüşüm ulus-devletleri birer birer ekonomik olarak bir parça da olsa kalkındırıyor gösterse de Baumann Küreselleşme kitabında da bahsettiği gibi yoksulluğa karşı savaşması gereken kurumların aslında böyle bir savaş vermekdiklerini Goffman'ın da dediği gibi ( person sözcüğünün ilk anlamı ) sadece ama sadece böyle bir maske taktıklarını gösteriyor bizlere.



Dünyadaki yoksullar -yoksullukları ister eski ya da yeni, isterse ata yadigârı ya da bilgisayar ürünü olsun bu masalların kurgusu içinde başlarına gelecek belanın pek farkına varmazlar. Medya mesajdır ve dünya çapındaki piyasa düzeninin sürmesini sağlayan medya, vaat edilen "aşağıya damlama" etkisinin gerçekleşmesini kolaylaştırmak şöyle dursun, tam tersine, engeller. Yeni servetler, sanal gerçeklik içinde doğar, filizlenir ve serpilip gelişir; bu yeni gerçeklik, yoksulların eski moda, kaba ve ham gerçekliklerinden tamamen yalıtılmıştır.3




Göçebe sermayenin yeni, cesur ve monetarist dünyasının karnında beslenen yeni kuşak "aydınlanmış sınıflar"ın masallarında anlatılana bakılırsa, savakların açılması ve devletler tarafından çekilen setlerin dinamitlenmesi dünyayı herkes için özgür bir yer yapacaktır. Bu tür masallara göre özgürlük (her şeyden önce, ticaret ve sermaye hareketi özgürlüğü), içinde servetin eşine rastlanmamış bir hızla büyüyeceği bir seradır; ve bir kere servet katlanmaya başladığında, herkesin payına daha fazlası düşecektir.3 Buradaki nokta ise bu devletlerin milletlerinin kendi kültür ve normlarını koruması isteğidir.Her şirketin kendi örgüt kültürü olduğu ve normları vardır. Uluslar arası bu şirketler zamanla ulus-devletlere fikri olarak saldırmaktadır aslında kendi kültürlerini o coğrafyada yaşatmak adına şirketler birer canlı halini almış birer kültürün parçası haline gelmiştir.Tek bir kültürün ortaya çıkması durumu ise bu saldırıların sonucunda insanların aldığı eğitim ile birlikte yapacakları değerlendirmelerle sonuçlanacaktır. İnsanlık dünyada tek bir kültürün parçası mı ? olmak istiyor yoksa kültürlerin ve renklerin mi ? parçası olmak istiyor bunu zamanla göreceğiz.




Küresel şirketlerin kültürlerine yakın olanlar ise katman katman hangi seviyede olduklarına göre fikirleri değişmektedir.Örgüt kültürü olan bir şirketin başlangıç seviyesindeki bir bireyin özellikle yerel düşünceye ve kültüre daha yakın fikirlere sahip bir bireyin bakış açısı yerel düşünceye ve kültüre daha pozitif iken daha üst seviyede bir bireyin yerel düşüncelere bakış açısı daha negatif olabilmektedir.Bunların haricinde üst pozisyonda bir şirkette yer alan bireyin yerel düşünceye ve kültüre daha yakın olması da ayrı bir ihtimal olarak kenarda bulundurulmalıdır.Galiba burada bireyin olayları algılama, anlama gibi kavramların önemini yeniden anlamaktayız. Bireyin bu şirketleşen dünyada kendisine bir kimlik daha edinmesi kendisini mutlu etmek için attığı bir adımı temsil etmektedir, en azından bu adımı atan kişinin kendisi için.Kendi benliğini ve kimliğini bulamayan birey bir şirketin yahut bir devletletin ona sağladığı kimlikte kaybolmaktadır.Bu kayboluş kendi halkından uzaklaşma ile başlamaktadır.Bu kimliği elde etmeden önce bireyin gelir seviyesi ise elbette en önemli hususlardan bir tanesidir, bu husus bireyin yetişmesinde gelişmesinde ne kadar önemli ise bu gelişim ve eğitim sürecinde edindiği bilgiyi ölçüp tartma ve kendini ifade edebilme kendisine bir kimlik oluşturabilme kabiliyeti kazandırmaktadır.Bu kazanım bireyin topluma katkısını göstermektedir bu tür bireylerin kazanımını hafife almamak gereklidir.Bir bireyin yetişmesi ve gelişmesi topluma ve ilk başta kendi etrafına sunduğu kimliği basit olarak ele alınacak konular kesinlikle değildir.




           İşte burada bu süreçlerden geçen bireyin uluslararası şirketlerin gücünü mü ? temsil etmesi gerektiğini ya da yerel bir kimliğin değerlerini mi ? temsil etmesi gerektiğinin sorgulamasını yapmanın yanında her ikisini de tercih eden bireylerin de olduğunu da görmek gereklidir. Goffman'ın dediği gibi olay aslında birey ve maskeler arasındaki seçimden ibaret günün sonunda.

            

            '' Toplum belli toplumsal özelliklere sahip herhangi bir bireyin diğer insanların kendisine belli bir şekilde değer vermelerini ve davranmalarını beklemesinin o kişinin ahlaki hakkı olduğu ilkesi üzerine kuruludur.''4



Kaynaklar:


1. Almanlar Neden Daha İyi Yapıyor: Gelişmiş Bir Ülkeden Notlar / John Kampfner

2. Peter Philips - Dev Şirketler & Küresel Güç Elitleri

3. Küreselleşme - Toplumsal Sonuçları / Zygmunt Bauman

4. Erving Goffman - Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu



Salih Yücel GÜR 


18 Haziran 2023 Pazar

Dil ne kadar dönse de sözler duyguların tercümesi olur mu?

        Acı çekmek için illa kan mı dökmeli insan... Varoluş amacını bilen birey için en zoru düşüncelerin de acı çekmekti.Farkın da iken tüm oluşumun; hiçbir şey yapamıyorsun ve bu huzursuzluk seni hârekete geçirecek iken güven veriyor olması ise en büyük yanılgını doğuruyor.

        Baş ucum da sen de olmasan bu yaşam ne kadar renksiz olur benim için düşünemiyorum. Rüzgar da savrulup uçan yaprak, dalın onu tutmadığına kızgın ve kırgın, rüzgar ile oradan oraya savrulur iken artık boş vermişliği, yaşama karşı umursamazlığı, yüz tutmuş vurdum duymazlığı ile uçar iken bir o taşa bir bu taşa vurar iken habersizce bağlı olduğu dalın köklerinden aldığı o vitamin ve minarellere sarılmıştı. Belki de yolcuğu hep böyle geçecek iken, can vereceğini bile bilmeden bir tohuma.. O kış örtü olup, ağaçtan getirdiği minareller ile tohuma can oluşu ilahi bir kudret değilde nedir.

        Hayatta öyle değil mi, önce bırakmıyacakmış  gibi sahiplenip, besleyip, sonra fütursuzca bırakılıp yaşam da kırgınca hâreket eder hâle getiriliyoruz. Devam eden süreçte ise başka bir hayata yaşam kaynağı oluyoruz. Uzun bir yolculuk olan bu yaşantımızın belki de şuan o umursamazca terk edişilimiz ile başka bir yaşama can verilen kısım ile bir yerdeyiz... 


#ÇIĞAY 

1 Haziran 2023 Perşembe

29 Aralık 2022 Perşembe

Markalaşma ve Kalite Algısı

 


Markalaşmanın en parlak dönemini yaşıyor çağımız, önemli olan kaliteli bir ürün ya da hizmet tüketmek mi? Yoksa marka bir ürün ya da hizmet tüketmek mi ?

 

Burada kalitenin tanımlanması bireylere ve düşünürlere ( İshikawa,Juran, Deming ) göre değişmesi elbette en büyük etkenler arasında yer almakta.Ancak alanlarında popüler markaları düşünürsek aslında kalite algısının da bir ortalamasının olduğunu bunun da reklamlar ve dönemsel güven  aracılığı ile oluşturulduğunu görebiliriz.Gerçekte bir marka bir canlı değildir bir markanın değeri yoktur ancak burada o markanın bize yaşattığı doyum ve haz bizlerin bu markanın bir değerinin olduğunu düşündürür.

 

Evrensel anlamda markalaşmış bir markanın gelişim ve markalaşma süreçleri elbette zorludur ancak bu süreçleri atlatan marka o zirveyi tırmandığında dönemsel olarak kazandığı güveni kullanalarak size dönem dönem kalitesiz ürün sunabilmektedir.Dünyadaki hiç bir marka yoktur ki böyle bir sunum ile aslında sizin güveninizi kullanmasın, neredeyse her marka bunu yapmaktadır aslında, çünkü kaliteyi birbirinden ayırt edecek bireylerin çoğunlukta olmaması ve bu bireylerin marka takıntıları bu olaylar zincirini tetiklemektedir.

 

Çoğunluk evet, demokrasinin bile iki çeşidi var Çoğunluk mu ? Çoğulculuk mu ?

 

Popüler kültürü oluşturan o çoğunluk,toplumumuzun yeni kavramlara sahip olmasının başmimarları. Peki popüler kültür aynı zamanda tek bir kültürün olmasını da sağlamayacak mıdır zamanla ? Bunu ancak zamanla öğreneceğiz galiba.Dünyada tek bir kültürün olmasını istemek tek bir kültür tek bir para birimi, tek tip bir insan modeli ve onları yönetenler.Bu durumun elbette avantajları olduğu gibi dezavantajları da vardır.

 

Peki bu nasıl bizlere demokrasi ve özgürlük kavramları ile dayatılmakta ? Çünkü demokrasi nedir ?  bilmiyoruz.Çünkü özgürlük nedir ? bilmiyoruz...

 

Aynı kültürü paylaşan insanların arasında oluşan iletişimin kalitesi ile ilgili araştırma yapan ABD'li Antropolog Edward T Hall aynı kültürü paylaşan insanların iletişimlerinin kalitesinin daha da iyi olduğu fikrini ileri sürmüştür.

 

Diğer yandan kültür nedir ? Kültürlü bireyler arasındaki iletişimin gücü nedir ? Bu da elbette farklı bir iletişim çeşididir.Burada aynı kültür seviyesini paylaşan bireyler arasındaki iletişimin boyutunu küçümsememek gereklidir...

 

Reklamları bile alıcılarına göre sınıflandırıldığı dönemimizde kuşakların isimlendirilmesi elbette sosyoloji bilimi için yeni bir adım değildir, ancak bu isimlendirmenin bu dönemde daha da çarpıcı şekilde topluma inerek önümüze sunulması dikkat çekicidir.

Salih Yücel GÜR

27 Ağustos 2022 Cumartesi

Suriye Meselesi

 

Suriye Meselesi

 

İkinci Dünya Savaşı sonunda Suriye Fransa'dan yakasını tamamen  kurtararak tam bağımsızlığına kavuşmakla birlikte, uzun müddet  içerde siyasi istikrara kavuşamamıştır. 1945-1949 arasında nisbeten  sakin geçen Suriye'nin siyasi hayatı, 1949'dan itibaren tam  bir karışıklık ve düzensizlik içine girmiştir. 1949-1953 yılları arasında  Suriye'de üç defa hükümet darbesi, 21 kabine değişikliği olmuş ve  bu arada iki defa askeri diktatörlük kurulmuştur.

           

1949 yılı başlarında Albay Hüsnü Zaim bir hükümet darbesi yaparak  iktidarı ele geçirmişse de, iktidarı uzun ömürlü olmamış ve  14 Ağustos 1949 da Albay Sami Hınnavi tarafından devrilmiştir. Fakat  Hınnavi'nin iktidarı da uzun sürmemiş ve 20 Aralık 1949 da Albay  Edip Çiçekli Hınnavi'yi devirmiştir. Çiçekli'nin iktidarı biraz daha  uzun ömürlü olmuştur. Fakat 1953 Ekiminde yapılan genel seçimlerde  Çiçekli'nin Kurtuluş Hareketi Partisi'nin çok büyük çoğunluk  elde etmesi, Çiçekli'nin diktatörlüğüne ve Baas Partisi de dahil diğer  siyasi partilerle arasının açılmasına sebep olmuştur. Bunun neticesi  olarak da, Çiçekli, 25 Şubat 1954 de askeri bir darbe ile iktidardan  düşürülmüştür. Bu tarihten sonra Suriye'nin siyasi hayatında  Baas Partisi'nin birinci plana çıktığını görüyoruz. Bu gelişmede,  Baas'ın 1955'ten itibaren Nasır'ı desteklemeye başlaması bilhassa  büyük rol oynamıştır. Nasır'ın Bağdat Paktın'a cephe alması ve silah  alış-verişi ile Sovyetlere doğru kayması, Baas ile Nasır'ın  münasebetlerinin gelişmesine yol açmıştır. 1956 Nisanından itibaren  de Baas, Mısır'la birleşme fikrini savunmaya başlamış ve bu konuda  bir çok gösteriler düzenlemiştir. 1956 Süveyş buhranı ve İngiltere ve  Fransa'nın Mısır'a saldırmaları, Baas ile Mısır'ı birbirine daha da  yaklaştırdığı gibi, Arap dünyasında hem Batı aleyhtarlığını ve hem  de sol akımların tesirini arttırmıştır.

           

Nitekim 1957 yılı başından itibaren Suriye'nin gittikçe sola kaymaya  ve bu ülkede komünistlerin tesirinin artmaya başladığını görüyoruz.  Bu gelişmenin liderliğini Suriye kabinesinin kuvvetli adamlarından  ve komünist sempatisi ile tanınan Halit el-Azm yapmaktaydı.  Halit el-Azm 1956 Temmuzunda Savunma Bakanı olarak bir heyetle  Moskova'ya gitti ve orada Sovyetlerle bir takım anlaşmalar  imzaladı. Bu anlaşmaların 6 Ağustosta açıklanması iledir ki, 1957  Suriye buhranı patlak verdi. Zira bu anlaşmalara göre, Sovyetler  Suriye’ye 500 milyon dolarlık ekonomik ve askeri yardım yapacaklardı.  Bu yardım, Lazkiye'de yeni bir limanın yapımı, Suriye'de karayolları  ve demiryolları inşası, sulama ve enerji projelerinin finansmanı  ve yine Suriye'de 6 tane yeni havaalanı inşası için kullanılacaktı.  Ayrıca Suriye'nin silahlandırılması da bu yardım çerçevesi içinde  yer alıyordu.

           

 

Anlaşmaların açıklanmasından bir süre sonra, 17 Ağustosta,  ılımlı bir kişi olarak bilinen Suriye Genelkurmay Başkanı General  Nizameddin, emekliye sevkedildi ve yerine, gençliğinde Fransız Komünist  Partisine üye olmuş bulunan Albay Afif el-Bızri getirildi.

           

 

Bu gelişmeler, Suriye'nin komşuları Türkiye, Irak ve Ürdün ile  İsrail ve Lübnan'da büyük heyecan uyandırdı. Bu ülkelerin inancı  Sovyetlerin şimdi Suriye'de bir "köprübaşı" kurdukları ve Suriye'nin  bir "Moskova uydusu" haline geldiği idi. İsrail Başbakanı Ben Gurion  Başkan Eisenhower'e gönderdiği mesajda, "Suriye'nin milletlerarası  komünizmin bir üssü haline gelmesi, zamanımızda hür dünyanın karşısına  çıkan en tehlikeli hadiselerden biridir" diyordu. Gerçekten,  işin aslına bakılırsa, çarlık Rusyası zamanındanberi ilk defa  olarak Sovyetler bu anlaşma ile bir Orta Doğu ülkesine ayak basmak  imkanını elde ediyorlardı. Zira, bu anlaşma ile bir çok asker ve  sivil Sovyet uzmanı Suriye'de bulunmak imkanına sahip oluyordu.

           

 

Ağustosun son haftasında, Irak Kralı Faysal ve Ürdün Kralı Hüseyin  İstanbul'a gelerek Türkiye Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan  Adnan Menderes ile görüşmelerde bulundular. Bu görüşmelere  Amerika Dışişleri Bakan Yardımcısı Loy Henderson da katıldı.  Başkan Eisenhower ise, Başbakan Menderes'e gönderdiği mesajda,  Suriye'nin bir saldırısı karşısında Türkiye Irak ve Ürdün'ün bu  ülkeye karşı askeri bir harekata girişmek zorunda kalması halinde,  Amerika'nın kendilerine derhal silah yardımı yapacağını bildirdi.  Amerika Batı Avrupa'daki hava kuvvetlerinden bir kısmını Adana  hava üssüne gönderdiği gibi, Vİ'ıncı Filo da Doğu Akdeniz'e gelmek üzere  harekete geçti. Türkiye ise, bir yandan ihtiyatları silah altına çağırarak,  bir yandan da Suriye sınırları yakınında askeri manevralar  düzenleyerek, Suriyeye bir uyarmada bulunmak istedi. Zira şimdi Türkiye,  yıllardanberi kuzeyden hissettiği baskıyı, aynı zamanda güneyden  de hissetmek durumunda kalıyordu. Yani Türkiye, Sovyetlerin  hem kuzeyden ve hem de güneyden baskısı altına girmek üzereydi.

           

 

Lakin, Türkiye'nin bu tedbirleri Suriyeyi yumuşatmak yerine, aksine  Türkiye-Suriye münasebetlerini gerginleştirdi. Gerek bu gerginlik,  gerek Birleşik Amerika'nın ağırlığını Türkiye tarafına koyması,  Sovyetleri Suriye tarafında bütün ağırlıkları ile yer almak üzere  harekete geçirdi. Bütün ağırlıkları ile diyoruz, zira Sovyet Başbakanı  Bulganin, 10 Eylül 1957 de Türkiye Başbakanı Adnan Menderes'e  gönderdiği mesajda, Türkiye'nin Suriye sınırlarına yaptığı kuvvet  yığınağı ile Amerika'nın Türkiyeye yaptığı silah sevkiyatından  Sovyetlerin duyduğu endişeyi belirtti ve Suriyeye karşı girişilecek  askeri bir "macera"nın mahalli çapta kalacağı sanılıyorsa, bu hesabın  çok tehlikeli olduğunu, zira İ'inci ve İİ'inci Dünya Savaşlarının böyle  mahalli askeri hareketlerden çıktığını söyledi. Yani Bulganin, Türkiye'nin  herhangi bir askeri hareketinin bir dünya savaşına yol açabileceği  tehdidinde bulunmaktaydı.

           

 

Başbakan Menderes, Bulgan'in mesajına 30 Eylülde cevap verdi.  Menderes, cevabında, Suriye'nin "makul savunma" ölçülerinin  dışında silahlanmasının Türkiye bakımından uyandırdığı endişeleri  belirterek, Suriye'nin "ihtiyaç halinde muhtemelen başkaları tarafından  kullanılabilecek bir silah deposu" haline getirildiğine dikkati  çekti ve Türkiye'nin Sovyetlerle iyi komşuluk münasebetlerini  arzu ettiğini, lakin İİ'inci Dünya Savaşı sonundanberi Sovyet Rusya'nın  takip ettiği baskı politikasının karşılıklı itimadın yerleşmesine engel  olduğunu ifade etti.

           

 

Sovyetler bu şekilde Türkiye üzerinde baskı yoluna giderken,  öte yandan da Suriyeyi destekleme gösterilerine giriştiler. Eylül  ortalarında bir Sovyet ekonomik ve teknik heyeti Suriyeye geldi. Bazı  Sovyet savaş gemileri de Lazkiye limanına demir attı.

            Ekim ayında Türk-Sovyet gerginliği ve Suriye krizi daha da şiddetlendi.  Kruşçev 9 Ekimde bir Amerikan gazetecisine verdiği bir  demeçte, "Eğer savaş patlak verirse, biz Türkiye’ye daha yakınız  ve siz değilsiniz. Silahlar ateş almaya başlayınca roketler uçacak  ve o zaman düşünmek için vakit çok geç olacak" diyordu. Kruşçev'in  bu demecine Amerika Dışişleri Bakanlığı 11 Ekimde yayınladığı  bir bildiri ile cevap verdi. Bu bildiride, "aradaki mesafeye rağmen",  Birleşik Amerika'nın, bir müttefiki ve dostu olan Türkiye’ye  karşı NATO içinde yüklenmiş olduğu taahhütleri "hafife alamayacağı"  belirtilmekteydi.

           

 

Sovyetlerin tehditleri karşısında Amerika'nın Türkiyeyi destekleyen  bu tutumu Sovyetleri yumuşattı. Diğer yandan, Suudi Arabistan  Suriye ile Türkiye arasında aracılık teşebbüslerine giriştiği gibi,  Suriye üzerinde yatıştırıcı faaliyetlerde de bulundu. Buna karşılık,  Ürdün Kralı Hüseyin de, içerden gelen baskılar dolayısiyle, tutumunu  değiştirerek Suriyeye karşı yumuşak bir tavır aldı. Bütün bir faktörler  birleşince, Ekim ayı sonunda buhran ortadan kalktı.

           

 

Buhranın sona ermesinde rol oynayan bir başka sebep de, 14  Eylül 1957 de Suriye ile Mısır'ın imza ettikleri bir anlaşma ile, 1 Şubat  1958'den itibaren Birleşik Arap Cumhuriyeti adı ile bir birlik  kurmaya karar vermeleri idi. Başkan Nasır bu birleşmeyi kabul konusunda  uzun müddet tereddüt etmiştir. Lakin Suriye'nin, bilhassa  1957 yazında, bir komünist kontrolu altına girmesi ihtimali, Nasır'ın  kararını kesinleştirdi. Nasır, Suriyeyi kendi kontrolu altına almak  suretiyle, bu ülkenin komünizmin kucağına düşmesini önlemek istemiştir.

           

 

Fakat bu yeni birleşik devletin ömrü uzun olmadı. Birleşik Arap  Cumhuriyeti'nin kurulması üzerine, Suriye Devlet Başkanı Şükrü el-Kuvvetli  Başkan Nasır'a şöyle demişti: "Siz bir politikacılar milleti  devraldınız. Bunların % 50'si kendilerini milli lider sanır. % 25'i  kendilerini peygamber ve en azından % 10'u da kendilerini Allah sanır".  Gerçekten, daha ilk günden itibaren Suriye ile Mısır arasında sürtüşmeler  başladı. Çünkü, Mısır Suriyeyi Mısır'ın bir eyaleti gibi idare  etmeye başladığı gibi, Suriye'deki bütün siyasi partilerin faaliyetine  son verdi. Hele Baas'cılar kısa zamanda gördüler ki, kendilerinin  sosyalizm anlayışı ile Nasır'ın sosyalizmi arasında büyük farklılıklar  vardır. Birlik bu şartlarda fazla dayanamadı ve Suriye'de 1961 Eylülünde  muhafazakarlarla askerler tarafından yapılan bir darbe neticesi  Suriye Mısır'dan koptu ve Birleşik Arap Cumhuriyeti de sona erdi.

           

1957 Suriye buhranını neticelerinden biri de şu oldu: Bu kriz  sırasında Amerika şunu da gördü ki, kendisi komünizmin Orta Doğu'da  yayılmasını önlemeye çalışırken, Araplar için endişe kaynağı  bu değildi, esas mesele onlar için İsrail davası idi.

 

6 Ağustos 2022 Cumartesi

Batılıların Avrupa'da Dengeyi Kurmaları




Batılıların Avrupa'da Dengeyi Kurmaları

 

A) Truman Doktrini

 

Savaştan sonra, Amerikan kamuoyunda, Amerika'nın tekrar kabuğuna çekilerek ihtiyar Avrupanın karışık kombinezonlarından yine uzak durması söz konusu olmuş ise de Sovyet Rusya'nın komünist emperyalizmine çabucak hız vermesi ve bundan doğan gelişmeler, Birleşik Amerikayı, gerçekçi olmayan ümitlere kapılmaktan, kısa sürede kurtarmıştır. Savaştan sonraki barış düzeninde Amerika Sovyetlerle işbirliği yapamıyacağını, vakit fazla gecikmeden anlamıştır. Komünizmin ortaya çıkardığı evrensel tehlike, Amerikayı, sadece Avrupa gelişmelerinin içine değil, fakat milletlerarası münasebetler düzeninin bütünü içine sürüklemiş ve milletlerarası politikanın global yapısı içinde ve hürriyet düzeninin korunmasında sorumluluklar almaya yöneltmiştir. Geleneksel Amerikan dış politikasındaki bu radikal değişmenin başlangıcını da Truman Doktrini teşkil eder.

 

Daha önce de işaret ettiğimiz veçhile, 1946 yılında Sovyet Rusya'nın üç ana istikamette yayılma çabalarına giriştiğini görmekteyiz. İran üzerinden Orta Doğu petrolleri ve Basra Körfeziyle Hind Okyanusu, Türkiye üzerinden Boğazlar, Ege Denizi ve Doğu Akdeniz ve Yunanistan üzerinden de keza Doğu Akdeniz.

 

Dikkat edilirse bu üç istikamet geleneksel olarak İngiltere'nin hayati alaka ve çıkar alanları idi. Her üç bölge de İngiltere'nin Rusyaya karşı 19'uncu yüzyılda en hassas noktaları olmuştu. Fakat II'inci Dünya Savaşı İngiltere üzerinde öyle bir tahribat yapmıştı ki, artık İngiltere'nin bu bölgeleri savunmak için Sovyet Rusya'nın karşısına çıkacak hali yoktu. Ve İngiltere şunu da görüyordu ki, yeniden canlanan Rus emperyalizminin karşısına dikilebilecek tek kuvvet Birleşik Amerika idi. Bundan dolayı İngiltere 1947 Şubatında Amerikan hükümetine, biri Türkiye ve diğeri de Yunanistan hakkında olmak üzere iki memorandum (muhtıra) verdi. Bu memorandumlarda, Türkiye'nin Batı savunması için ehemmiyeti belirtilerek Türkiyeye hem ekonomik ve hem de askeri yardım yapılması gerektiği, İngiltere'nin bu yardımları yapamıyacağı ve hatta Yunanistan'daki askerlerini dahi geri çekmek zorunda bulunduğu ve dolayısiyle sorumluluğun Amerikaya düştüğü belirtildi.

 

Amerika kararını vermekte gecikmedi. Başkan Truman Amerikan Kongresine 12 Mart 1947 günü gönderdiği mesajında, Türkiye ve Yunanistan'a 400 milyon dolarlık askeri yardım yapılması için kendisine yetki verilmesini istedi. Bu mesajda Türkiye'nin toprak bütünlüğünün korunmasının Orta Doğu düzeninin korunması için bir zaruret olduğu belirtiliyor ve Türkiye ile Yunanistanın durumlarının birbirine bağlılığı şöyle ifade ediliyordu: "Eğer Yunanistan silahlı bir azınlığın kontrolu altına düşerse, bunun Türkiye için neticeleri çok ciddi olur. Böyle bir halde karışıklık ve düzensizlik bütün Orta Doğuya yayılabilir."

 

Amerikan Kongresi 22 Mayısda Yunanistan'a 300 milyon ve Türkiyeye de 100 milyon dolarlık bir askeri yardım yapılmasını kabul etti. Yardımın Kongredeki tartışmaları sırasında, Amerikan Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, Türkiye'nin Sovyet baskısı altında bulunmasının, Boğazlardan Çin'e kadar olan bütün Orta Doğu ve Asyayı tehlikeye soktuğunu belirtmişlerdir.

 

Truman Doktrini savaş sonrası Amerikan dış politikasında, neticeleri günümüze kadar ulaşan fevkalade mühim bir dönüm noktasını teşkil eder. Bunun içindir ki, Truman Doktrini karşısında Sovyet basını büyük bir sinirlilik göstermiştir.

 

20.yy Siyasi Tarihi Fahir Armaoğlu

23 Haziran 2022 Perşembe

20. YÜZYIL SİYASİ TARİHİ - Fahir Armaoğlu

 ▪ Siyonistler savaş sırasında Başkan Wilson'a da etki yapmışlar  ve Wilson'un da siyonizm davasına kazanılması, İngiltereyi de bu  davaya karşı sempatik ve destekleyici bir durum almaya götürmüştür.  Bunun sonucu, Balfour Deklarasyonu adını alan belge, yahudilerin  anavatan davasında bir dönüm noktası olmuştur. İngiltere  Dışişleri Bakanı Balfour, 2 Kasım 1917 de, Siyonist Federasyonu  Başkanı zengin bankacı Lord Rothschild'a gönderdiği bir mektupta  İngiltere'nin Filistin'de bir yahudi anavatanının kurulmasını kabul ettiğini  resmen bildirmiştir. Bu deklarasyon, 1918 yılı içinde, sırasiyle,  Fransa, İtalya ve Birleşik Amerika tarafından da kabul ve desteklenmiştir.


▪ Bundan sonra İngiltere, kabile reislerine para yardımında bulunmak  ve onları vergiden muaf tutmak suretiyle, feodal bir sisteme  dayanarak memlekete egemen olmak istedi. Lakin bu idare şekli  Iraklı aydınların şiddetli tepkisi ile karşılandı. Bu aydınlar iki gruba  ayrılmıştı. Mekke Şerifi Hüseyinle birlikte Türklere karşı savaşan  Nuri Said, Cafer Askeri ve Cemil Madfai gibi Faysal üzerinde  nüfuzlu olanlar İngiliz taraftarıydılar. Buna karşılık, Yasin Haşimi,  Hikmet Süleyman (Mahmut Şevket Paşa'nın kardeşi), Raşit Ali Geylani  ve Kamil Çadırcı gibi Osmanlı Devletinde hizmet etmiş olan aydınlar  İngiliz aleyhtarı idiler. Bunlar, İngiltere'nin Irak'daki nüfuzuna  karşı mücadele etmek için 1930 da İhvan el-Vatani Partisini kurmuşlardır.

Çekoslovakya buhranının en önemli sonuçlarından biri de, Sovyetlerin  Batılılara karşı güvensizliğinin artması olmuştur. Çekoslovakya'nın  kaderi tayin edilirken, bu devletle ittifakı olan Sovyet Rusya'nın  Münih Konferansına davet edilmemesi ve Sovyet Rusyaya hiç  danışılmaması Sovyetleri kızdırmıştır. Sovyetler, Batılıların ve özellikle  İngiltere'nin Almanyayı Sovyet Rusyaya karşı oynamak istediği  kanısına varmışlardır. İngiltereye duyulan bu kızgınlık dolayısiyledir  ki, Pravda gazetesi 21 Eylülde yayınladığı uzun bir başyazıda,  "Alman ve İngiliz soyguncuları" arasında hiçbir fark bulunmadığını,  İngiltere ve Fransa'nın ateşle oynadıklarını yazmıştır. Bu durum  Sovyet Rusya'nın Almanya ile anlaşmaya varma eğilimini daha da  kuvvetlendirmiştir.

9 Nisan 2022 Cumartesi

KÜRESELLEŞME VE EKONOMİDE JUDEO -HIRİSTİYAN ELİTİST BİR MODELLEME: NEOLİBERAL “ŞOK VE DEHŞET”

'' Gelişmekte olan ülkelerde, genel olarak her ülkede kendi gayretleri veya ülkede milli ekonomi oluşturmak gayesiyle sağlanan devlet destekleriyle piyasaya ulaşmış bir elit tabaka vardır. Bu tabakanın Japonya ve Almanya örneğinde olduğu gibi milli burjuva olanı vardır. Bir de Türkiye örneğinde olduğu gibi millilik/yerlilik kimliği ve iddiası taşımayan kozmopolit burjuva olanı vardır. Yine bu sınıfı temsil eden siyasi oluşumlar yanında Türkiye’de olduğu gibi “duruma göre” hareket eden yapılar da mevcuttur. Buna mukabil toplumun % 99’unda solcu, sağcı, milliyetçi, dindar, dinci ve/veya mezhepçi-etnisiteci oluşumlar kurgulanır. Bunlar birbirleriyle sert çatışmalara sokulur. Bu arada neoliberalizmin elitlerinin kontrolü altındaki basın-yayın organları ve NGO’lar halkı “görmesi gerektiği kadarı” ile sınırlı bilgilendirilerek “obskürantizm”i sistematikleştirirler. '' 

Diğer bir kısım 

'' 1980’li ve takip eden 90’lı yıllarda erkeklerin kazancındaki bütün getiriler işgücü toplamının zirvesinde yer alan % 20’ye gitti ve % 64 gibi devasa bir oranda en tepedeki % 1’de gerçekleşti.Öte yandan kazançlardan ziyade gelirler incelendiğinde en tepedeki % 1’in daha da fazlasını elde ettiğini, yani toplam gelirlerin % 90’ını elde ettiği görülecektir.ABD’de nüfusun zirvedeki % 1’inin sahip olduğu servet payı % 40’tan daha çoktu ve 1990’lı yılların başında, 1970’lerin ortasındakinden iki kat fazlaydı.Bu durumu Demokrat Parti senatörü Jim Webb şu sözlerle değerlendirmişti: “ABD 19.yüzyıldan bu yana benzeri görülmedik türden sınıf temelli bir sisteme doğru kaymış bulunuyor.” 16 Eylül 2010 tarihinde ABD’de 2009 yılı için geçerli fakirlik göstergeleri yayımlandı. Birleşik Devletler’de 2009 yılında yoksulluk yüzdesi % 14.3 oranına ulaşarak 43.6 milyon Amerikalıyı kapsadı. Nüfus bürosunun 1959 yılından beri yaptığı araştırmalara göre bu oran 1959-2009 döneminin en yükseği. Yoksulluk nispetinin 2010 verilerinde daha da yüksek çıkacağı tahmin ediliyor. ABD resmi kriterlerine göre yoksulluk tanımı dört kişilik bir ailenin yıllık gelirinin 22.050 doların ve tek kişinin gelirinin 10.830 doların altına düşmesiyle başlıyor. '' 





20. Yüzyıl Siyasi Tarihi







Sochi

Görüşememek üzere ayrılıyoruz 

Son damla kana kadar toprak 

Biraz barut biraz şaşka 

Ellerimiz çocuklarımızda 

Sochi sen ağlama 

21 Mayıs 1864 

Unutmadan yeniden  

Dirilirken kayıklar 

Onlar bizi taşıdılar 

O kayıklar ki 

Onların gördükleri Ubıhlar

Txalapartada Abhazya 

Savaş ve güneş 

Ölüm bizim için 

Onursuz yaşamdan 

Daha da iyi 

Artık notalar diri


Salih Yücel GÜR

17 Eylül 2021 Cuma

Gecelere sığınırız



 Biz zaten hep gecelere sığınırız
Çocuklar gibi ağlar güler severiz
Parça parça olsak da biriz
Gece çökse de yüreğimize
Sabah gülümsetir bizi yine
Yeniden buluruz kendimizi belki
Bir çocuğun gülümsemesinde...

Salih Yücel GÜR