3 Ocak 2016 Pazar

American Sniper



Film en başta her Amerikan filmi gibi kendilerini övdükleri savaş filmlerinden biri olarak başlasa da sonradan aslında bir gerçeği de ortaya koymak yolunda ilerliyor.Filmin bu gerçeği ise JUBA yani ABD'nin Irak işgalinde kimliği gerçek ismi nereli olduğu bilinmeyen ancak ABD'li askere tabiri caiz ise kan kusturan bir nişancı ile Amerikan nişancı askerinin kapışmasını anlatmakla beraber diğer yandan da bir askerin savaş ve gerçek hayat arasındaki psikolojisini bize sunmaktadır.

Ayrıca filmdeki Chrıs Kyle gerçek bir asker.Film izlenmesi ve sorgulanması gereken ibareler taşıyor.

2 Ocak 2016 Cumartesi

Değişim gerek artık.

Biz doğu toplumları olarak geleneklerine diğer toplumlardan fazla bağlıyız.Bugün insanlarımız kaldırıp yaşını başını almış insanların söylediklerini bu adam kaç yaşında yalan söylemez diyerek inanıyorlar.

Halbuki bilimsel gerçeklik hiçbir zaman bu değildir.İnsanlar direkt bir kişiden tarih öğreniyor.Bir kişiden edebiyat öğreniyor.Elbette böylelikle sadece kitlelere yeni neferler yetiştirmiş oluyoruz.

Eleştirmek denilen o büyülü yoldan geçerken dahi,cahil cahil davranmanın eşiğindeyiz.Ancak geleneklerine sahip çıkarken birde eleştirel bakmayı ve fikirlerinin eleştirilebilir olmasını öğrenebilsek.İşte o zaman birşeylerin değiştiğini görebileceğiz ülkemizde.Okuyan araştıran ve eleştirebilen insanları görebilsek evet gerçekten ülkemizde birşeyler değişiyor diyebileceğiz.


22 Aralık 2015 Salı

Bilim Neden Yapılır ? / Celal Şengör

Geçen gün Neuchâtel Üniversitesi emekli jeoloji profesörü muhterem dostum Prof. Jean-Paul Schaer, yayımlamayı düşündüğü bir makalesini okuyup eleştirmem için gönderdi. Makale kıtaların kayması teorisinin İsviçre’de nasıl karşılandığının tarihçesi. Kaçınılmaz olarak büyük bir bölümü, 17 dil konuşan, henüz bir doktora öğrencisi iken Alpler’in yapısının ana hatlarını (hem de bugün hâlâ detaylarıyla ayakta duracak bir mükemmellikte) çözen büyük dâhi Emile Argand’a ayrılmış. Argand 1916 yılından itibaren kıtaların kayması teorisinin büyük savunucularından biriydi ve 1922 yılında 13. Uluslararası Jeologlar Kongresi’nde “Asya’nın Tektoniği” başlığı altında verdiği uzun konferans jeolojinin büyük klâsikleri arasına girmiştir. 1916 yılında yayımladığı “Batı Alplerin Yayı Üzerine” adlı makalesi, kırk yıl Alp jeolojinin âdeta kutsal kitabı olarak kullanılmış, o kadar ki, kendisinin 1934 yılında yayımladığı ve 1916’daki teorisinin yanlışlarını anlatan eseri dikkate bile alınmamıştır.

Argand kendi kıymetinin farkında olan bir adamdı. Kendisine Paris’e gelmesi teklif edilince, “Niçin?” diye sormuş. “Paris jeoloji dünyasının merkezi değil mi?” sorusuna da hiç çekinmeden, “Ben Neuchâtel’deyim. Demek ki jeolojinin merkezi Neuchâtel’dir” cevabını vermiştir.

Profesör Schaer 1924’ten sonra Argand’ın, üniversitedeki derslerini vermeye devam etmekle beraber, jeolojiyle ilgisini kestiğini, 1934 yılındaki önemli makalesini bile tehditlere varacak sıkıştırmalar sonunda yazdığını anlatıyor. Argand jeoloji yerine, karşılaştırmalı lengüistik (dilbilim), fizik vb. konulara dalmış. O tarihlerde meslekteki tek yakın dostu Prof. Paul Arbenze yazdığı bir mektubunda öğrenciler hakkında: “Zeki öğrenciler nankör oluyor; nankör olmayanlar ise genellikle aptal” demiştir. Bir öğrencisi anılarında Fransız Jeoloji Cemiyeti’nin bir toplantısına davet edilen Argand’ın, Paris’te hani neredeyse devlet töreni ile karşılanmayı beklediği için bir otel odası bile ayırtmadığını, sonunda öğrencisinin odasını paylaşmak zorunda kaldığını yazıyor.

Bu büyük dâhi nasıl olup da realiteden bu kadar kopabilmiş, sonunda da kendisine büyük şöhret kazandıran jeolojiye âdeta sırtını dönmüştür? Argand jeolojiyi bıktığı için mi bıraktı, dünyanın kendisini anlamadığına kanaat getirdiği için mi bıraktı, yoksa tüm dünyada kendi geliştirdiği kavramların kendisine atıf yapılmadan kullanılması mı canını sıktı? Acaba Argand jeolojinin tüm sorunlarını hallettiğini mi sanmaktaydı? Yolun sonuna geldiğini mi sanıyordu?

Argand’ın yaşamını yazanlar, onun ömrünün son on yılı içinde iyice kendi dar çevresine kapandığını, meselâ bir felsefe öğrencisiyle kurduğu arkadaşlığı, jeoloji öğrencileriyle hiçbir zaman kuramadığını anlatırlar. Acaba Argand, jeologlardan bir şeyler mi bekliyordu? Alkış, saygı, hatta bir nevi tapınma mı? Kavramlarının çok yaygın olarak kullanılmasına rağmen, kıtaların kayması tezi benimsenmemişti. Argand bunu jeologların aptallığına mı yormuş ve o yüzden mi onlarla ilişkiyi kesmeye karar vermişti?

Argand’ı bilenler, muazzam bir şov merakı olduğunu söylerler. Üstün nitelikleri de zaten şov yapmaya imkân veriyordu. Büyük resim yeteneği, jeolojik yayınlarını âdeta birer sanat eseri olan şekillerle süslemesini ve o yayınların belki normalden daha da ikna edici olmalarını sağlamıştı.

Jeolojinin diğer büyük dâhisi, Argand’ın kendisine jeolojide kılavuz seçtiği Eduard Suess ise onun tam tersine son derece mütevazı, şovdan hep kaçan, başkalarının onay ve alkışını asla beklemeyen bir insandı. Suess öğrencilerinden de öğrenmelerinden ve bağımsız birer araştırıcı olmalarından başka hiçbir şey beklemiyor, kendisine karşı gelenleri takdirle karşılayarak onları bağımsız düşünmeye teşvik ediyordu. Suess ömrünün sonuna kadar hep jeoloji yaptı; jeolojinin yanında diğer entelektüel meraklarını da izledi, o alanlarda da yayın yaptı, ama hiçbir şeyden bıkmadı.

Acaba bu fark, Argand’ın jeolojiden sırf bilimsel tatminin ötesinde bir şeyler de bekliyor olmasından, Suess’ün ise böyle bir beklentisi olmamasından mı kaynaklanmıştır? Argand, geriye aslında yalnızca üç büyük eserle taçlanan bir abide bıraktı. Suess ise yüzlerce kıymetli eser bıraktı. Yazdığı Arzın Çehresi adlı dört ciltlik eser, jeolojiye bugün bile ışık tutan bir şaheserdir. Argand’ın katkısı dolayısıyla daha mı azdır? Bunu söylemek mümkün değildir. Ancak Suess’ün yaptığı işten, Argand’a nazaran daha çok tatmin olduğu muhakkaktır. Acaba Argand’ın parçalanmış bir ailenin tek çocuğu olması ve hiç evlenmemesi, Suess’ün ise sağlam bir aile yapısından gelmesi ve yine sağlam bir aile kurmuş olması mıdır neden. Kim bilir?

Aptalı Tanımak Kitabından



18 Aralık 2015 Cuma

Celal ŞENGÖR

Şengör jeolojide bilhassa yapısal jeoloji ve tektonik dallarındaki çalışmaları ile ün yapmıştır. Bu konuda 17 kitap, 243 bilimsel makale, 198 tebliğ özeti ve pek çok popüler bilim makalesi, tarih ve felsefe ile ilgili de iki kitap ve 300’ü geçen deneme yazısı yayınlanmıştır. Bunların 1997 - 1998 yılları arasında Cumhuriyet Bilim Teknik dergisindeki “Zümrütten Akisler” köşesinde çıkmış olanları Yapı Kredi Yayınları tarafından 1999’da Zümrütname, 1999 yılı içinde çıkanlar da Zümrüt Ayna başlıkları altında kitaplaştırılmıştır. Bu iki kitap 2014 yılında KA Kitap tarafından birer söyleşi eklemesiyle tekrar basılmıştır. Şengör’ün jeoloji dışındaki popüler ve popüler olmayan bilimsel yayınlarının (kitap ve makale) sayısı 27’dir. Şengör ayrıca pek çok uluslararası dergide editör, yardımcı editör ve yayın kurulu üyeliği yapmıştır ve yapmaktadır.

Aptalı Tanımak Kitabından...




Albert Camus / Yabancı

Bütün gün, bir de affımı düşünmek vardı. Sanırım bu düşünceden adamakıllı yararlandım. Etki olanaklarımı hesaplıyor, düşüncelerimden en iyi verimi elde ediyordum. Hep, en kötü olasılıkları, affımın kabul edilmemesi olasılığını düşünüyordum. "Ne yapalım," diyordum, "ölmem kaçınılmazmış!" Başkalarından önce ölecektim, su götürür yanı yoktu bunun. Ama herkes bilir ki, hayat yaşamaya değmez. Aslına bakarsanız, ihsan ha otuzunda ölmüş ha yetmişinde, pek önemli değildi. Çünkü, her iki halde de, pek doğal ki, başka erkekler de, başka kadınlar da yaşayacaklardı, hem de binlerce yıl. Sözün kısası, hiçbir şey böylesine açık değildi. Şimdi de olsa, yirmi yıl sonra da olsa yine bendim ölecek olan. Şu anda beni bu düşüncemde biraz üzen şey, yirmi yıl daha yaşamayı düşünürken, yüreğimin korkunç derecede hoplamasıydı. Ama onu bastırmak için, yirmi yıl sonra yine o gün gelip çattığı zaman, düşüncelerimin ne olacağını hayal etmek yetiyordu. Değil mi ki insan ölecekti, öyleyse bunun ne zaman ve nasıl olacağı pek önemli değildi. O halde (işin asıl güç yanı bu 'o halde' sözcüğünün ifade ettiği anlamı gözden kaçırmamaktı), evet o halde af dilekçemin kabul edilmemesine boyun eğmeliydim.


16 Aralık 2015 Çarşamba

Albert Camus Yabancı

     En çaresiz durumda bile insan güçlü olmak zorundamıdır ? Aslında zorunda olmak kelimesi tam anlamıyla yeterli sayılmaz galiba.Zorunlu olmak durumunda mıdır ? Yahut insan en çaresiz durumunda bile zaten güçlüdür diyor galiba A.Camus bu eserinde.

Salih Yücel GÜR