9 Nisan 2023 Pazar
29 Aralık 2022 Perşembe
Markalaşma ve Kalite Algısı
Markalaşmanın
en parlak dönemini yaşıyor çağımız, önemli olan kaliteli bir ürün ya da hizmet
tüketmek mi? Yoksa marka bir ürün ya da hizmet tüketmek mi ?
Burada
kalitenin tanımlanması bireylere ve düşünürlere ( İshikawa,Juran, Deming
) göre değişmesi elbette en büyük etkenler arasında yer almakta.Ancak
alanlarında popüler markaları düşünürsek aslında kalite algısının da bir
ortalamasının olduğunu bunun da reklamlar ve dönemsel güven aracılığı ile oluşturulduğunu
görebiliriz.Gerçekte bir marka bir canlı değildir bir markanın değeri yoktur
ancak burada o markanın bize yaşattığı doyum ve haz bizlerin bu markanın bir
değerinin olduğunu düşündürür.
Evrensel
anlamda markalaşmış bir markanın gelişim ve markalaşma süreçleri elbette
zorludur ancak bu süreçleri atlatan marka o zirveyi tırmandığında
dönemsel olarak kazandığı güveni kullanalarak size dönem dönem kalitesiz ürün
sunabilmektedir.Dünyadaki hiç bir marka yoktur ki böyle bir sunum ile aslında
sizin güveninizi kullanmasın, neredeyse her marka bunu yapmaktadır aslında,
çünkü kaliteyi birbirinden ayırt edecek bireylerin çoğunlukta olmaması ve bu
bireylerin marka takıntıları bu olaylar zincirini tetiklemektedir.
Çoğunluk
evet, demokrasinin bile iki çeşidi var Çoğunluk mu ? Çoğulculuk mu ?
Popüler
kültürü oluşturan o çoğunluk,toplumumuzun yeni kavramlara sahip olmasının
başmimarları. Peki popüler kültür aynı zamanda tek bir kültürün olmasını da
sağlamayacak mıdır zamanla ? Bunu ancak zamanla öğreneceğiz galiba.Dünyada tek
bir kültürün olmasını istemek tek bir kültür tek bir para birimi, tek tip bir
insan modeli ve onları yönetenler.Bu durumun elbette avantajları olduğu gibi
dezavantajları da vardır.
Peki bu nasıl
bizlere demokrasi ve özgürlük kavramları ile dayatılmakta ? Çünkü demokrasi nedir
? bilmiyoruz.Çünkü özgürlük nedir ?
bilmiyoruz...
Aynı
kültürü paylaşan insanların arasında oluşan iletişimin kalitesi ile ilgili
araştırma yapan ABD'li Antropolog Edward T Hall aynı kültürü paylaşan
insanların iletişimlerinin kalitesinin daha da iyi olduğu fikrini ileri
sürmüştür.
Diğer
yandan kültür nedir ? Kültürlü bireyler arasındaki iletişimin gücü nedir ? Bu
da elbette farklı bir iletişim çeşididir.Burada aynı kültür seviyesini paylaşan
bireyler arasındaki iletişimin boyutunu küçümsememek gereklidir...
Reklamları bile alıcılarına göre sınıflandırıldığı dönemimizde kuşakların isimlendirilmesi elbette sosyoloji bilimi için yeni bir adım değildir, ancak bu isimlendirmenin bu dönemde daha da çarpıcı şekilde topluma inerek önümüze sunulması dikkat çekicidir.
Salih Yücel GÜR
27 Ağustos 2022 Cumartesi
Suriye Meselesi
Suriye Meselesi
İkinci Dünya
Savaşı sonunda Suriye Fransa'dan yakasını tamamen kurtararak tam bağımsızlığına kavuşmakla
birlikte, uzun müddet içerde siyasi
istikrara kavuşamamıştır. 1945-1949 arasında nisbeten sakin geçen Suriye'nin siyasi hayatı,
1949'dan itibaren tam bir karışıklık ve
düzensizlik içine girmiştir. 1949-1953 yılları arasında Suriye'de üç defa hükümet darbesi, 21 kabine
değişikliği olmuş ve bu arada iki defa
askeri diktatörlük kurulmuştur.
1949 yılı başlarında Albay Hüsnü
Zaim bir hükümet darbesi yaparak
iktidarı ele geçirmişse de, iktidarı uzun ömürlü olmamış ve 14 Ağustos 1949 da Albay Sami Hınnavi
tarafından devrilmiştir. Fakat
Hınnavi'nin iktidarı da uzun sürmemiş ve 20 Aralık 1949 da Albay Edip Çiçekli Hınnavi'yi devirmiştir. Çiçekli'nin
iktidarı biraz daha uzun ömürlü
olmuştur. Fakat 1953 Ekiminde yapılan genel seçimlerde Çiçekli'nin Kurtuluş Hareketi Partisi'nin çok
büyük çoğunluk elde etmesi, Çiçekli'nin
diktatörlüğüne ve Baas Partisi de dahil diğer
siyasi partilerle arasının açılmasına sebep olmuştur. Bunun
neticesi olarak da, Çiçekli, 25 Şubat
1954 de askeri bir darbe ile iktidardan
düşürülmüştür. Bu tarihten sonra Suriye'nin siyasi hayatında Baas Partisi'nin birinci plana çıktığını
görüyoruz. Bu gelişmede, Baas'ın 1955'ten
itibaren Nasır'ı desteklemeye başlaması bilhassa büyük rol oynamıştır. Nasır'ın Bağdat
Paktın'a cephe alması ve silah
alış-verişi ile Sovyetlere doğru kayması, Baas ile Nasır'ın münasebetlerinin gelişmesine yol açmıştır.
1956 Nisanından itibaren de Baas,
Mısır'la birleşme fikrini savunmaya başlamış ve bu konuda bir çok gösteriler düzenlemiştir. 1956 Süveyş
buhranı ve İngiltere ve Fransa'nın
Mısır'a saldırmaları, Baas ile Mısır'ı birbirine daha da yaklaştırdığı gibi, Arap dünyasında hem Batı
aleyhtarlığını ve hem de sol akımların
tesirini arttırmıştır.
Nitekim 1957 yılı başından
itibaren Suriye'nin gittikçe sola kaymaya
ve bu ülkede komünistlerin tesirinin artmaya başladığını görüyoruz. Bu gelişmenin liderliğini Suriye kabinesinin
kuvvetli adamlarından ve komünist
sempatisi ile tanınan Halit el-Azm yapmaktaydı.
Halit el-Azm 1956 Temmuzunda Savunma Bakanı olarak bir heyetle Moskova'ya gitti ve orada Sovyetlerle bir
takım anlaşmalar imzaladı. Bu
anlaşmaların 6 Ağustosta açıklanması iledir ki, 1957 Suriye buhranı patlak verdi. Zira bu
anlaşmalara göre, Sovyetler Suriye’ye
500 milyon dolarlık ekonomik ve askeri yardım yapacaklardı. Bu yardım, Lazkiye'de yeni bir limanın
yapımı, Suriye'de karayolları ve
demiryolları inşası, sulama ve enerji projelerinin finansmanı ve yine Suriye'de 6 tane yeni havaalanı
inşası için kullanılacaktı. Ayrıca
Suriye'nin silahlandırılması da bu yardım çerçevesi içinde yer alıyordu.
Anlaşmaların açıklanmasından bir süre sonra, 17 Ağustosta, ılımlı bir kişi olarak bilinen Suriye
Genelkurmay Başkanı General Nizameddin,
emekliye sevkedildi ve yerine, gençliğinde Fransız Komünist Partisine üye olmuş bulunan Albay Afif el-Bızri
getirildi.
Bu gelişmeler, Suriye'nin komşuları Türkiye, Irak ve Ürdün ile İsrail ve Lübnan'da büyük heyecan uyandırdı.
Bu ülkelerin inancı Sovyetlerin şimdi
Suriye'de bir "köprübaşı" kurdukları ve Suriye'nin bir "Moskova uydusu" haline geldiği
idi. İsrail Başbakanı Ben Gurion Başkan
Eisenhower'e gönderdiği mesajda, "Suriye'nin milletlerarası komünizmin bir üssü haline gelmesi,
zamanımızda hür dünyanın karşısına çıkan
en tehlikeli hadiselerden biridir" diyordu. Gerçekten, işin aslına bakılırsa, çarlık Rusyası
zamanındanberi ilk defa olarak Sovyetler
bu anlaşma ile bir Orta Doğu ülkesine ayak basmak imkanını elde ediyorlardı. Zira, bu anlaşma
ile bir çok asker ve sivil Sovyet uzmanı
Suriye'de bulunmak imkanına sahip oluyordu.
Ağustosun son haftasında, Irak Kralı Faysal ve
Ürdün Kralı Hüseyin İstanbul'a gelerek
Türkiye Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan
Adnan Menderes ile görüşmelerde bulundular. Bu görüşmelere Amerika Dışişleri Bakan Yardımcısı Loy
Henderson da katıldı. Başkan Eisenhower
ise, Başbakan Menderes'e gönderdiği mesajda,
Suriye'nin bir saldırısı karşısında Türkiye Irak ve Ürdün'ün bu ülkeye karşı askeri bir harekata girişmek
zorunda kalması halinde, Amerika'nın
kendilerine derhal silah yardımı yapacağını bildirdi. Amerika Batı Avrupa'daki hava kuvvetlerinden
bir kısmını Adana hava üssüne gönderdiği
gibi, Vİ'ıncı Filo da Doğu Akdeniz'e gelmek üzere harekete geçti. Türkiye ise, bir yandan
ihtiyatları silah altına çağırarak, bir
yandan da Suriye sınırları yakınında askeri manevralar düzenleyerek, Suriyeye bir uyarmada bulunmak
istedi. Zira şimdi Türkiye,
yıllardanberi kuzeyden hissettiği baskıyı, aynı zamanda güneyden de hissetmek durumunda kalıyordu. Yani
Türkiye, Sovyetlerin hem kuzeyden ve hem
de güneyden baskısı altına girmek üzereydi.
Lakin, Türkiye'nin bu tedbirleri Suriyeyi yumuşatmak yerine, aksine Türkiye-Suriye münasebetlerini
gerginleştirdi. Gerek bu gerginlik,
gerek Birleşik Amerika'nın ağırlığını Türkiye tarafına koyması, Sovyetleri Suriye tarafında bütün ağırlıkları
ile yer almak üzere harekete geçirdi.
Bütün ağırlıkları ile diyoruz, zira Sovyet Başbakanı Bulganin, 10 Eylül 1957 de Türkiye Başbakanı
Adnan Menderes'e gönderdiği mesajda,
Türkiye'nin Suriye sınırlarına yaptığı kuvvet
yığınağı ile Amerika'nın Türkiyeye yaptığı silah sevkiyatından Sovyetlerin duyduğu endişeyi belirtti ve
Suriyeye karşı girişilecek askeri bir
"macera"nın mahalli çapta kalacağı sanılıyorsa, bu hesabın çok tehlikeli olduğunu, zira İ'inci ve
İİ'inci Dünya Savaşlarının böyle mahalli
askeri hareketlerden çıktığını söyledi. Yani Bulganin, Türkiye'nin herhangi bir askeri hareketinin bir dünya
savaşına yol açabileceği tehdidinde
bulunmaktaydı.
Başbakan Menderes, Bulgan'in mesajına 30 Eylülde cevap verdi. Menderes, cevabında, Suriye'nin "makul
savunma" ölçülerinin dışında
silahlanmasının Türkiye bakımından uyandırdığı endişeleri belirterek, Suriye'nin "ihtiyaç halinde
muhtemelen başkaları tarafından
kullanılabilecek bir silah deposu" haline getirildiğine
dikkati çekti ve Türkiye'nin Sovyetlerle
iyi komşuluk münasebetlerini arzu
ettiğini, lakin İİ'inci Dünya Savaşı sonundanberi Sovyet Rusya'nın takip ettiği baskı politikasının karşılıklı
itimadın yerleşmesine engel olduğunu
ifade etti.
Sovyetler bu şekilde Türkiye üzerinde baskı yoluna giderken, öte yandan da Suriyeyi destekleme
gösterilerine giriştiler. Eylül
ortalarında bir Sovyet ekonomik ve teknik heyeti Suriyeye geldi.
Bazı Sovyet savaş gemileri de Lazkiye
limanına demir attı.
Ekim
ayında Türk-Sovyet gerginliği ve Suriye krizi
daha da şiddetlendi. Kruşçev 9 Ekimde
bir Amerikan gazetecisine verdiği bir
demeçte, "Eğer savaş patlak verirse, biz Türkiye’ye daha
yakınız ve siz değilsiniz. Silahlar ateş
almaya başlayınca roketler uçacak ve o
zaman düşünmek için vakit çok geç olacak" diyordu. Kruşçev'in bu demecine Amerika Dışişleri Bakanlığı 11
Ekimde yayınladığı bir bildiri ile cevap
verdi. Bu bildiride, "aradaki mesafeye rağmen", Birleşik Amerika'nın, bir müttefiki ve dostu
olan Türkiye’ye karşı NATO içinde
yüklenmiş olduğu taahhütleri "hafife alamayacağı" belirtilmekteydi.
Sovyetlerin tehditleri karşısında Amerika'nın Türkiyeyi destekleyen bu tutumu Sovyetleri yumuşattı. Diğer yandan,
Suudi Arabistan Suriye ile Türkiye
arasında aracılık teşebbüslerine giriştiği gibi, Suriye üzerinde yatıştırıcı faaliyetlerde de
bulundu. Buna karşılık, Ürdün Kralı
Hüseyin de, içerden gelen baskılar dolayısiyle, tutumunu değiştirerek Suriyeye karşı yumuşak bir tavır
aldı. Bütün bir faktörler birleşince,
Ekim ayı sonunda buhran ortadan kalktı.
Buhranın sona ermesinde rol oynayan
bir başka sebep de, 14 Eylül 1957 de
Suriye ile Mısır'ın imza ettikleri bir anlaşma ile, 1 Şubat 1958'den itibaren Birleşik Arap Cumhuriyeti
adı ile bir birlik kurmaya karar
vermeleri idi. Başkan Nasır bu birleşmeyi kabul konusunda uzun müddet tereddüt etmiştir. Lakin
Suriye'nin, bilhassa 1957 yazında, bir
komünist kontrolu altına girmesi ihtimali, Nasır'ın kararını kesinleştirdi. Nasır, Suriyeyi kendi
kontrolu altına almak suretiyle, bu
ülkenin komünizmin kucağına düşmesini önlemek istemiştir.
Fakat bu yeni birleşik devletin ömrü uzun olmadı. Birleşik Arap Cumhuriyeti'nin kurulması üzerine, Suriye
Devlet Başkanı Şükrü el-Kuvvetli Başkan
Nasır'a şöyle demişti: "Siz bir politikacılar milleti devraldınız. Bunların % 50'si kendilerini
milli lider sanır. % 25'i kendilerini
peygamber ve en azından % 10'u da kendilerini Allah sanır". Gerçekten, daha ilk günden itibaren Suriye
ile Mısır arasında sürtüşmeler başladı.
Çünkü, Mısır Suriyeyi Mısır'ın bir eyaleti gibi idare etmeye başladığı gibi, Suriye'deki bütün
siyasi partilerin faaliyetine son verdi.
Hele Baas'cılar kısa zamanda gördüler ki, kendilerinin sosyalizm anlayışı ile Nasır'ın sosyalizmi
arasında büyük farklılıklar vardır. Birlik
bu şartlarda fazla dayanamadı ve Suriye'de 1961 Eylülünde muhafazakarlarla askerler tarafından yapılan
bir darbe neticesi Suriye Mısır'dan
koptu ve Birleşik Arap Cumhuriyeti de sona erdi.
1957 Suriye buhranını neticelerinden
biri de şu oldu: Bu kriz sırasında
Amerika şunu da gördü ki, kendisi komünizmin Orta Doğu'da yayılmasını önlemeye çalışırken, Araplar için
endişe kaynağı bu değildi, esas mesele
onlar için İsrail davası idi.
6 Ağustos 2022 Cumartesi
Batılıların Avrupa'da Dengeyi Kurmaları
Batılıların Avrupa'da Dengeyi Kurmaları
A) Truman Doktrini
Savaştan sonra, Amerikan kamuoyunda, Amerika'nın
tekrar kabuğuna çekilerek ihtiyar Avrupanın karışık kombinezonlarından yine
uzak durması söz konusu olmuş ise de Sovyet Rusya'nın komünist emperyalizmine
çabucak hız vermesi ve bundan doğan gelişmeler, Birleşik Amerikayı, gerçekçi
olmayan ümitlere kapılmaktan, kısa sürede kurtarmıştır. Savaştan sonraki barış
düzeninde Amerika Sovyetlerle işbirliği yapamıyacağını, vakit fazla gecikmeden
anlamıştır. Komünizmin ortaya çıkardığı evrensel tehlike, Amerikayı, sadece
Avrupa gelişmelerinin içine değil, fakat milletlerarası münasebetler düzeninin
bütünü içine sürüklemiş ve milletlerarası politikanın global yapısı içinde ve
hürriyet düzeninin korunmasında sorumluluklar almaya yöneltmiştir. Geleneksel
Amerikan dış politikasındaki bu radikal değişmenin başlangıcını da Truman
Doktrini teşkil eder.
Daha önce de işaret ettiğimiz veçhile, 1946 yılında
Sovyet Rusya'nın üç ana istikamette yayılma çabalarına giriştiğini görmekteyiz.
İran üzerinden Orta Doğu petrolleri ve Basra Körfeziyle Hind Okyanusu, Türkiye
üzerinden Boğazlar, Ege Denizi ve Doğu Akdeniz ve Yunanistan üzerinden de keza
Doğu Akdeniz.
Dikkat edilirse bu üç istikamet geleneksel olarak
İngiltere'nin hayati alaka ve çıkar alanları idi. Her üç bölge de İngiltere'nin
Rusyaya karşı 19'uncu yüzyılda en hassas noktaları olmuştu. Fakat II'inci Dünya
Savaşı İngiltere üzerinde öyle bir tahribat yapmıştı ki, artık İngiltere'nin bu
bölgeleri savunmak için Sovyet Rusya'nın karşısına çıkacak hali yoktu. Ve
İngiltere şunu da görüyordu ki, yeniden canlanan Rus emperyalizminin karşısına
dikilebilecek tek kuvvet Birleşik Amerika idi. Bundan dolayı İngiltere 1947
Şubatında Amerikan hükümetine, biri Türkiye ve diğeri de Yunanistan hakkında
olmak üzere iki memorandum (muhtıra) verdi. Bu memorandumlarda, Türkiye'nin
Batı savunması için ehemmiyeti belirtilerek Türkiyeye hem ekonomik ve hem de
askeri yardım yapılması gerektiği, İngiltere'nin bu yardımları yapamıyacağı ve
hatta Yunanistan'daki askerlerini dahi geri çekmek zorunda bulunduğu ve
dolayısiyle sorumluluğun Amerikaya düştüğü belirtildi.
Amerika kararını vermekte gecikmedi. Başkan Truman
Amerikan Kongresine 12 Mart 1947 günü gönderdiği mesajında, Türkiye ve
Yunanistan'a 400 milyon dolarlık askeri yardım yapılması için kendisine yetki
verilmesini istedi. Bu mesajda Türkiye'nin toprak bütünlüğünün korunmasının
Orta Doğu düzeninin korunması için bir zaruret olduğu belirtiliyor ve Türkiye
ile Yunanistanın durumlarının birbirine bağlılığı şöyle ifade ediliyordu:
"Eğer Yunanistan silahlı bir azınlığın kontrolu altına düşerse, bunun
Türkiye için neticeleri çok ciddi olur. Böyle bir halde karışıklık ve
düzensizlik bütün Orta Doğuya yayılabilir."
Amerikan Kongresi 22 Mayısda Yunanistan'a 300
milyon ve Türkiyeye de 100 milyon dolarlık bir askeri yardım yapılmasını kabul
etti. Yardımın Kongredeki tartışmaları sırasında, Amerikan Dışişleri Bakanlığı
yetkilileri, Türkiye'nin Sovyet baskısı altında bulunmasının, Boğazlardan Çin'e
kadar olan bütün Orta Doğu ve Asyayı tehlikeye soktuğunu belirtmişlerdir.
Truman Doktrini savaş sonrası Amerikan dış
politikasında, neticeleri günümüze kadar ulaşan fevkalade mühim bir dönüm
noktasını teşkil eder. Bunun içindir ki, Truman Doktrini karşısında Sovyet
basını büyük bir sinirlilik göstermiştir.
20.yy Siyasi Tarihi
Fahir Armaoğlu
23 Haziran 2022 Perşembe
20. YÜZYIL SİYASİ TARİHİ - Fahir Armaoğlu
▪ Siyonistler savaş sırasında Başkan Wilson'a da etki yapmışlar ve Wilson'un da siyonizm davasına kazanılması, İngiltereyi de bu davaya karşı sempatik ve destekleyici bir durum almaya götürmüştür. Bunun sonucu, Balfour Deklarasyonu adını alan belge, yahudilerin anavatan davasında bir dönüm noktası olmuştur. İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour, 2 Kasım 1917 de, Siyonist Federasyonu Başkanı zengin bankacı Lord Rothschild'a gönderdiği bir mektupta İngiltere'nin Filistin'de bir yahudi anavatanının kurulmasını kabul ettiğini resmen bildirmiştir. Bu deklarasyon, 1918 yılı içinde, sırasiyle, Fransa, İtalya ve Birleşik Amerika tarafından da kabul ve desteklenmiştir.
▪ Bundan sonra İngiltere, kabile reislerine para yardımında bulunmak ve onları vergiden muaf tutmak suretiyle, feodal bir sisteme dayanarak memlekete egemen olmak istedi. Lakin bu idare şekli Iraklı aydınların şiddetli tepkisi ile karşılandı. Bu aydınlar iki gruba ayrılmıştı. Mekke Şerifi Hüseyinle birlikte Türklere karşı savaşan Nuri Said, Cafer Askeri ve Cemil Madfai gibi Faysal üzerinde nüfuzlu olanlar İngiliz taraftarıydılar. Buna karşılık, Yasin Haşimi, Hikmet Süleyman (Mahmut Şevket Paşa'nın kardeşi), Raşit Ali Geylani ve Kamil Çadırcı gibi Osmanlı Devletinde hizmet etmiş olan aydınlar İngiliz aleyhtarı idiler. Bunlar, İngiltere'nin Irak'daki nüfuzuna karşı mücadele etmek için 1930 da İhvan el-Vatani Partisini kurmuşlardır.
▪ Çekoslovakya buhranının en önemli sonuçlarından biri de, Sovyetlerin Batılılara karşı güvensizliğinin artması olmuştur. Çekoslovakya'nın kaderi tayin edilirken, bu devletle ittifakı olan Sovyet Rusya'nın Münih Konferansına davet edilmemesi ve Sovyet Rusyaya hiç danışılmaması Sovyetleri kızdırmıştır. Sovyetler, Batılıların ve özellikle İngiltere'nin Almanyayı Sovyet Rusyaya karşı oynamak istediği kanısına varmışlardır. İngiltereye duyulan bu kızgınlık dolayısiyledir ki, Pravda gazetesi 21 Eylülde yayınladığı uzun bir başyazıda, "Alman ve İngiliz soyguncuları" arasında hiçbir fark bulunmadığını, İngiltere ve Fransa'nın ateşle oynadıklarını yazmıştır. Bu durum Sovyet Rusya'nın Almanya ile anlaşmaya varma eğilimini daha da kuvvetlendirmiştir.
9 Nisan 2022 Cumartesi
KÜRESELLEŞME VE EKONOMİDE JUDEO -HIRİSTİYAN ELİTİST BİR MODELLEME: NEOLİBERAL “ŞOK VE DEHŞET”
'' Gelişmekte olan ülkelerde, genel olarak her ülkede kendi gayretleri veya ülkede milli ekonomi oluşturmak gayesiyle sağlanan devlet destekleriyle piyasaya ulaşmış bir elit tabaka vardır. Bu tabakanın Japonya ve Almanya örneğinde olduğu gibi milli burjuva olanı vardır. Bir de Türkiye örneğinde olduğu gibi millilik/yerlilik kimliği ve iddiası taşımayan kozmopolit burjuva olanı vardır. Yine bu sınıfı temsil eden siyasi oluşumlar yanında Türkiye’de olduğu gibi “duruma göre” hareket eden yapılar da mevcuttur. Buna mukabil toplumun % 99’unda solcu, sağcı, milliyetçi, dindar, dinci ve/veya mezhepçi-etnisiteci oluşumlar kurgulanır. Bunlar birbirleriyle sert çatışmalara sokulur. Bu arada neoliberalizmin elitlerinin kontrolü altındaki basın-yayın organları ve NGO’lar halkı “görmesi gerektiği kadarı” ile sınırlı bilgilendirilerek “obskürantizm”i sistematikleştirirler. ''
Diğer bir kısım
'' 1980’li ve takip eden 90’lı yıllarda erkeklerin kazancındaki bütün getiriler işgücü toplamının zirvesinde yer alan % 20’ye gitti ve % 64 gibi devasa bir oranda en tepedeki % 1’de gerçekleşti.Öte yandan kazançlardan ziyade gelirler incelendiğinde en tepedeki % 1’in daha da fazlasını elde ettiğini, yani toplam gelirlerin % 90’ını elde ettiği görülecektir.ABD’de nüfusun zirvedeki % 1’inin sahip olduğu servet payı % 40’tan daha çoktu ve 1990’lı yılların başında, 1970’lerin ortasındakinden iki kat fazlaydı.Bu durumu Demokrat Parti senatörü Jim Webb şu sözlerle değerlendirmişti: “ABD 19.yüzyıldan bu yana benzeri görülmedik türden sınıf temelli bir sisteme doğru kaymış bulunuyor.” 16 Eylül 2010 tarihinde ABD’de 2009 yılı için geçerli fakirlik göstergeleri yayımlandı. Birleşik Devletler’de 2009 yılında yoksulluk yüzdesi % 14.3 oranına ulaşarak 43.6 milyon Amerikalıyı kapsadı. Nüfus bürosunun 1959 yılından beri yaptığı araştırmalara göre bu oran 1959-2009 döneminin en yükseği. Yoksulluk nispetinin 2010 verilerinde daha da yüksek çıkacağı tahmin ediliyor. ABD resmi kriterlerine göre yoksulluk tanımı dört kişilik bir ailenin yıllık gelirinin 22.050 doların ve tek kişinin gelirinin 10.830 doların altına düşmesiyle başlıyor. ''

