10 Aralık 2015 Perşembe
2 Aralık 2015 Çarşamba
Çanlar Türkler İçin Çalıyor / Cengiz ÖZAKINCI
“Ermeni Soykırımı Tasarısı” Papa ve Avrupa Parlamentosunca Onaylandı
ÇANLAR TÜRKLER İÇİN ÇALIYOR
Avrupa’daki Hristiyanların yaklaşık %48’i Katolik, %32’si Ortodoks, %19’u Protestan mezhebindendir. Tüm Hristiyanların değil, salt Katolik mezhebinin dinsel lideri olan Katolik Kilisesi ve Vatikan Devlet Başkanı Papa Francis, 12.04.2015 günü, Vatikan’ın en görkemli yapısı olan San Pietro Bazilikası’nda Ermeni “Şehit”liğinin [1] 100. Yılı İçin Kutsal Ayin adıyla düzenlenen törende yaptığı açış konuşmasında, “20. yüzyılın ilk soykırımının Ermeniler’e yapıldığını” söyledi. CNN
International, bu olayı “Papa, Ermenilerin Türklerce katledilmesini Soykırım olarak niteledi.” başlığıyla duyurdu. [2] Üç gün sonra toplanan Avrupa Parlamentosu da 15.04.2015 günü yapılan oylamada, “Ermeni Soykırımı Tasarısı’nı; Papa’nın (yani Vatikan’ın, Katolik Kilisesi’nin) demecine (yani 1915 olaylarında ölen Ermenileri DİN UĞRUNA DİNLERİNDEN DOLAYI ÖLDÜRÜLMÜŞ olarak tanımlamasına) gönderme yaparak, yani bu tanımlamayı doğru bulduğunu vurgulayarak onayladı. [3]
Bu anlaşmanın önemi şuradadır ki; Batılı ülkeler ile Katolik Kilisesi (Vatikan, Papalık) hangi gün anlaşmışlarsa, ardından dünya kana boyanmıştır.
Böylece kendi tarihinde yüz milyonlarca insanı ırk, din, mezhep ayrımcılığı yaparak katletmiş olan Soykırımcılığın Anavatanı Avrupa ve Papalık; binlerce yıl türlü ırk, din ve mezhepleri kendi yönetimi altında barış içinde yaşatmış olan Türklere, soykırımcı damgası yapıştırmak konusunda anlaşmış olduklarını göstermiş oldular. Bu anlaşmanın önemi şuradadır ki; Batılı ülkeler ile Katolik Kilisesi (Vatikan, Papalık) hangi gün anlaşmışlarsa, ardından dünya kana boyanmıştır.
Bunun yakın geçmişte en bilinen örneği, 1940’larda Hitler Avrupası’nın Yahudi Soykırımı’nı Katolik Kilisesi’yle, Papalıkla anlaşarak gerçekleştirmiş olmasıdır. Katolik Kilisesi yüzyıllarca Yahudileri “İsa’nın Katilleri” olarak damgalamış, Hristiyanlar Yahudiler’e yüzyıllarca “İsa’nın Katilleri” diyerek saldırmış, katletmiş; nitekim Hitler de Yahudileri İsa’nın Katilleri olarak suçlayan Katolik Kilisesi’yle Roma’da antlaşma imzaladıktan sonradır ki, Yahudi Soykırımı’nı gerçekleştirmiştir.
Şimdi de Avrupa Parlamentosu ile Katolik Kilisesi anlaşmış; tıpkı geçmişte Yahudiler’i İsa’nın Katili olarak damgalanıp soykırıma uğrattıkları gibi, bu kez Türkleri “İsa’ya inanan Ermenilerin Katili” olarak damgalamalardır. Öyle ki, gelecekte Hristiyanlar Türkleri topluca öldürecek olsalar; bu, “Hristiyan Ermenilere Soykırım Yapan Türklerin, bu suçlarından dolayı hak ettikleri cezaya çarptırılması” olarak kutsanacaktır.
H. G. Wells, bir halkı sürekli olarak “acımasız, gaddar, kıyıcı” diyerek suçlayanların; gerçekte kendilerinin o halkı acımasızca ortadan kaldırmayı tasarladıklarını, ileride o halka yapacakları kıyım ve yağmaları önceden haklı göstermek amacıyla, o halkı suçlu göstermeye çalıştıklarını söyler. [4]
Ben de diyorum ki: Birileri size “Barbar”, “Soykırımcı” damgası yapıştırıyorsa, önleminizi alın; çünkü onlar gelecekte sizi barbarca, soykırım uygulayarak yok etmeyi tasarlıyor.
Katolik Kilisesi’nin, Papalığın tarihi, düşman gördüğü kişi ve topluluklara, katledilmelerini “haklı” gösterecek bir takım suçlar yükleyip, onları kılıçtan geçirme tarihidir. Hristiyanlığın Roma’da devlet dini olduğu 380’den çok değil 7 yıl sonra Mani mezhebinden olanları dinsizlikle suçlayıp diri diri yakan Kilise, daha sonra Arius, Bogomil, Albigeois vs. mezheplerden olanları da dinsiz damgası yapıştırarak topluca katletmiştir. 1050’lerde İspanya ve Sicilya’daki Müslüman yönetimlere saldırı başlatan Papalık, ardından Türklere karşı Haçlı Seferleri düzenlemiş, yüzyıllarca süren bu seferlerde, milyonlarca insanın kanı dökülmüştür. Katolik Papalık, 1500’lerde ortaya çıkan Protestanlığı yok etmek üzere bu mezhebi yayanları diri diri yakmış, yandaşlarını da toplu kıyımlara uğratmıştır. Yakılarak öldürülmekten kaçan İngiliz din adamı John Fox, I. Elisabeth tahta oturunca ülkesine dönmüş ve “The Books of Martyrs”, “Din Uğruna Öldürülenlerin Kitabı”nı yayımlamıştı. 1563’te yapılan ilk basımın kapağında, kentlerin orta yerine dağ gibi odunlar yığılıp, bu odunların üstüne dikilen insanların, Papalık buyruğuyla diri diri yakıldığını gösteren bir resim bulunan bu kitapta; Katolik Kilisesi’nin, Papaların buyruğuyla işkence edilip yakılarak öldüren binlerce kişinin adları, soyadları, hangi tarihte, nerede, neyle suçlanıp, nasıl diri diri yakılarak öldürüldükleri gözler önüne seriliyordu. “Diri diri yakılarak öldürüldü” demek, yaşanan acıyı anlatmaya yetmediğinden, Katolik Kilisesi’nin, Papalığın tüm cinayetleri John Fox’un kitabında resimlerle anlatılıyordu. Kitapta yer alan sahneler gerçekten de tüyler ürperticiydi. (Bu kitaptaki resimlerin en çarpıcı olanlarının tıpkı basımlarını “İslamda Bilimin Yükselişi ve Çöküşü” adlı kitabımda yayımladım.)
Papaların Katolik olmayanlara uyguladıkları katliamlar saymakla bitecek gibi değildir. Roma Katolik Kilisesi’ne bağlı Fransa’da 23 Ağustos 1572’yi 24 Ağustos 1572’ye bağlayan gece, Fransız Katolikleri “Une foi, un loi, un roi,” (Tek Din, Tek Yasa, Tek Kral!) diye haykırarak sokaklara dökülmüş, Fransa’da Huguenotlar denilen 3000 Kalvinist Protestan’ın evlerini basmış, kadın çocuk demeden hepsini kılıçtan geçirerek, cesetlerini nehre atmışlardır. Fransa’da yalnızca Katolikler kalacak biçimde Protestanları yok ettirme eylemi günlerce sürmüş, ilk hafta sonunda öldürülen Huguenot Protestanların sayısı 100 bini aşmış ve Katolik Kilisesi’nin başı Papa XIII. Gregorius, gerçekleştirdikleri bu Protestan Soykırımını kutlamak için, bir anı madalyası bastırmıştır.
Papa XIII. Gregorius, Protestan Soykırımı’nı anlatan bir de resim yaptırmış ve bu Soykırım Tablosu’nu her gün görebileceği biçimde, Vatikan’ın Royal Salonu’na yerleştirmiştir.
Ön yüzünde Papa’nın adı “XIII. Gregorius, En Yüksek Papaz - 1. Yıl” ve arka yüzünde “Huguenot Katliamı - 1572” yazısı yer alan madalyada, Katolik Kilisesi’ni ve Papalığı simgeleyen kanatlı melek, bir elinde haç diğer elinde kılıçla Protestan Huguenotları katlederken görülmektedir. Papa XIII. Gregorius, bastırdığı madalyadan başka, ressam Giorgio Vasari’ye bu Protestan Soykırımı’nı anlatan bir de resim yaptırmış ve 1572-1573 tarihli bu Soykırım Tablosu’nu her gün görebileceği biçimde, Vatikan’ın Royal Salonu’na yerleştirmiştir. O günden bu güne 452 yıldır bütün Papalar, toplantılarını duvarında gerçekleştirdikleri Soykırımın tablosu bulunan o salonda yapmışlardır. Öyle ki, Papa I. Francis bile 12.04.2015 günü, Vatikan’da Türklerin 100 yıl önce Ermenilere soykırımı yaptığından söz ederken, Resimbaşkanı bulunduğu Katolik Kilisesi’nin, 452 yıl önce Protestan Soykırımı yaptığını gösteren bu tablo, Vatikan’ın Royal Salon’unda asılı bulunuyordu. Avrupalıların Amerika kıtasını, Hindistan’ı, Afrika’yı, Avustralya’yı sömürgeleştirirken o toprakların yerli halklarına Katolik Kilisesi’nin Papalığın buyruklarıyla soykırımlar uyguladıkları, kanıtlarla ortada bir gerçekliktir. Katolik Kilisesi’nin, Papalığın, Soykırımcı Nazilerle, Hitler’le işbirliğini “Türkiye’nin Siyasi İntiharı: ‘Yeni-Osmanlı Tuzağı” adlı kitabımda fotoğraflarıyla, belgeleriyle gösterdim. Nazi’lerin insanları fırınlarda yakmaları bile, tümüyle Papaların tarihte “burning on stake” diye anılan, aykırı inançlıları odun ateşinde yakma cezasından esinlenmiştir.
II. Dünya Savaşı sonunda, soykırım suçlusu Nazi’lerden pek çoğu Papalığa bağlı Katolik Kiliseleri’nin örgütlediği kaçışlarla, Katolik İspanya üzerinden gizlice Katolik Güney Amerika ülkelerine götürülmüşler, Arjantin, Uruguay, Şili gibi ülkelerde yaşamlarının sonuna dek Papalığa bağlı Katolik Kiliseleri’nin koruması altında yaşamışlardır. Şimdiki Papa I. Francis’in Arjantin Katolik Kilisesi’nde papazken 1976’da 30.000 kişinin katledildiği askeri darbeyi desteklediği, M. Chossudovski tarafından belgeleriyle açıklanmıştır.
* * *
Uzun sözün kısası: Birileri çıkıp “Türkler barbardır, soykırımcıdır” diyorsa; önlemimizi alalım; çünkü bu, onların Türkleri barbarca, soykırım uygulayarak yok etmeyi amaçladığının bir göstergesidir; hele “Türkler barbardır, soykırımcıdır” diyenler, kendi tarihleri boyunca sayısız soykırıma imza atmışlarsa; hiç kuşkunuz olmasın, bu; “Çanlar Türkler için çalıyor” demektir.
Dipçe
[1] “Solemn Mass for the Centenary of the Armenian Martyrdom.”
[2] Pope Francis uses ‘genocide’ to refer to mass killings of Armenians by Turks.
[3] “having regard to the statement made on 12 April 2015 by His Holiness Pope Francis”
[4] H.G.Wells, “Outline of History”, 1921: “It is still the European custom to follow the lead of the Roman writers and write of these Huns and their associates as of something incredibly destructive and cruel. But such accounts as we have from the Romans were written in periods of panic, and the Roman could lie about his enemies with a freedom and vigour that must arouse the envy even of the modern propagandist. He could talk of Punic faith as a byword for perfidy while committing the most abominable treacheries against Carthage, and his railing accusations of systematic cruelty against this people or that were usually the prelude and excuse for some frightful massacre or enslavement or robbery on his own part. He had quite a Modern passion for selfjustification.”
Cengiz ÖZAKINCI
28 Kasım 2015 Cumartesi
I.Dünya Savaşında Cihat Çağrısı
I.Dünya Savaşında Cihat Çağrısı
Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı'yı yenen devletler şöyle bir bildiri yayımlamışlardı:BAŞLICA MÜTTEFİK DEVLETLER KONSEYİNCE.23 HAZİRAN 1919'DA UYGUN BULUNAN METİN"" (...) Tarih boyunca hangi ülke Türklerin eline geçtiyse o ülke maddi ve kültürel geriliğe gömülmüş, hangi ülke Türklerin elinden kurtulduysa maddi ve kültürel bakımdan yükselmiştir. Tarih boyunca Türkler ellerine geçirdikleri ülkeleri geliştirmemiş, yıkmıştır; çünkü Türklerde geliştirme yetisi yoktur, yalnızca yıkmayı savaşmayı bilirler. (Bu nedenle ülkelerini parçalayacak ve Türkleri biz yöneteceğiz) (...) "İmzalar:[ İngiltere, Fransa, İtalya, Amerika, Yunanistan, Japonya, Sırbistan ]Bu bildirinin altında diğer devletlerin yanıra Amerika'nın da imzası bulunmaktaydı. Müslüman Türklerde yalnızca yakıp yıkarak savaşma yeteneği bulunduğu, bunun bilim, düşünce, ekonomi, mimarlık, üretimbilimi ve sanat gibi uygarlık alanlarında hiçbir yeteneği bulunmadığı savına Mustafa Kemal'in 28 Aralık 1919'da verdiği yanıt şu olmuştur.Atatürk'ün Yanıtı:"Sözde ulusumuz, yetenekten yoksun bulunduğu için bayındır bulunan yerlere girmiş ve oralarını yıkıntıya çevirmiş ! Bu savlar kesinlikle gerçek değildir. Karaçalmadır.Düşününüz efendiler! Ulusumuz küçük bir aşiretten, anavatanda bağımsız bir devlet kurduktan başka, Batı dünyasına, düşman içine girdi ve orada büyük çabalarla bir İmparatorluk kurdu. Ve bunu, bu İmparatorluğu, 600 yıl büyük bir yetkinlikle sürdürdü. Bunu başaran bir ulus, yüksek bir yöneticilik yeteneğine ve yönetim örgütlenmesine sahiptir. Böyle bir durum yalnızca kılıç gücüyle gerçekleştirilemez. Tüm dünya bilir ki Osmanlı Devleti, ordusunu çok geniş olan topraklarının bir ucundan diğer ucuna olağanüstü bir hızla, tepeden tırnağa donatılmış olarak ulaştırır ve bu orduyu aylarca belki de yıllarca besler, yedirir, içirir, giydirir ve yönetirdi. Böylesi bir etkinlik, yalnızca ordu örgütünün değil, (cephe gerisinde) yönetim birimlerinin de olağanüstü kusursuz ve yetenekli olduğuna kanıttır ''
Posted by Salih Yücel Gür on 28 Kasım 2015 Cumartesi
BAŞLICA MÜTTEFİK DEVLETLER KONSEYİNCE. 23 HAZİRAN 1919'DA UYGUN BULUNAN METİN"
" (...) Tarih boyunca hangi ülke Türklerin eline geçtiyse o ülke maddi ve kültürel geriliğe gömülmüş, hangi ülke Türklerin elinden kurtulduysa maddi ve kültürel bakımdan yükselmiştir. Tarih boyunca Türkler ellerine geçirdikleri ülkeleri geliştirmemiş, yıkmıştır; çünkü Türklerde geliştirme yetisi yoktur, yalnızca yıkmayı savaşmayı bilirler. (Bu nedenle ülkelerini parçalayacak ve Türkleri biz yöneteceğiz) (...) "
İmzalar:
[ İngiltere, Fransa, İtalya, Amerika, Yunanistan, Japonya, Sırbistan ]
Bu bildirinin altında diğer devletlerin yanıra Amerika'nın da imzası bulunmaktaydı. Müslüman Türklerde yalnızca yakıp yıkarak savaşma yeteneği bulunduğu, bunun bilim, düşünce, ekonomi, mimarlık, üretimbilimi ve sanat gibi uygarlık alanlarında hiçbir yeteneği bulunmadığı savına Mustafa Kemal'in 28 Aralık 1919'da verdiği yanıt şu olmuştur.
Atatürk'ün Yanıtı:
"Sözde ulusumuz, yetenekten yoksun bulunduğu için bayındır bulunan yerlere girmiş ve oralarını yıkıntıya çevirmiş ! Bu savlar kesinlikle gerçek değildir. Karaçalmadır.Düşününüz efendiler! Ulusumuz küçük bir aşiretten, anavatanda bağımsız bir devlet kurduktan başka, Batı dünyasına, düşman içine girdi ve orada büyük çabalarla bir İmparatorluk kurdu. Ve bunu, bu İmparatorluğu, 600 yıl büyük bir yetkinlikle sürdürdü. Bunu başaran bir ulus, yüksek bir yöneticilik yeteneğine ve yönetim örgütlenmesine sahiptir. Böyle bir durum yalnızca kılıç gücüyle gerçekleştirilemez. Tüm dünya bilir ki Osmanlı Devleti, ordusunu çok geniş olan topraklarının bir ucundan diğer ucuna olağanüstü bir hızla, tepeden tırnağa donatılmış olarak ulaştırır ve bu orduyu aylarca belki de yıllarca besler, yedirir, içirir, giydirir ve yönetirdi. Böylesi bir etkinlik, yalnızca ordu örgütünün değil, (cephe gerisinde) yönetim birimlerinin de olağanüstü kusursuz ve yetenekli olduğuna kanıttır ''
20 Kasım 2015 Cuma
İBRETLİK BİR HATIRA:
Birinci Dünya Savaşı’nda cepheden cepheye koşarken yeni görevleri Yemen’deki Yedinci Ordu’ya altın götürmekti. 43 kişi değişik kılıklarla yolculuk yaparak Medine’ye vardılar. 300 bin altını Yedinci Ordu Komutanı Ahmet Tevfik Paşa’ya teslim etmeleri gerekiyordu. 43 kişi iki gruba ayrılarak yola çıktı. Fakat 1200 yıl önce Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin de harp ettiği Cembele mevkiinde 2.000 kişilik bir Bedevi-İngiliz kuvveti tarafından kıstırıldılar. Eşref Bey’in başında bulunduğu grup ellerinden gelen her şeyi yaparak bir savaş verdi. Sonunda Eşref Bey yaralanarak esir düştü. Fakat Zenci Musa bu hengâmede grubuyla birlikte altınları kaçırmayı başardı. 12 Ocak 1917′de gerçekleşen bu savaş London Times gazetesinde sekiz sütun üzerine manşetten verilmişti. İngilizler altınları ele geçiremeyişin üzüntüsünü yaşıyor ve Türklere hayranlık duyuyorlardı…
EŞREF SENCER KUŞÇUBAŞI, Hayber cenginde ağır yaralı esir edildiği zaman, bütün Arabistan yerinden oynamıştı: Şerif Hüseyin Paşa’nın El-Kible gazetesi, büyük başlıklarla şu haberi veriyordu:
“Uçan Şeyh’in kanadı koptu…”
Şerif Hüseyin haberin doğruluğunu öğrenmek için ikinci büyük oğlu
Emir Abdullahı yaralı Eşref Beye ziyarete göndermişti.
( Bu Emir Abdullah, daha sonra Ürdün Kralı olacaktır.)
Eşref Bey, Emir Abdullah’a :
‘ – Hayber’de Peygamberimiz İslamiyet için düşmanlarıyla mücadele etmişti. O’ndan bin iki yüz seksen beş sene sonra biz Türkler de, İslamiyet ve haysiyet için Sizlerle muharebe ettik. Bizi haince arkadan vurdunuz.
HARAM OLSUN YEDİĞİNİZ EKMEKLERİMİZ…
SİZLER ŞERİF DEĞİL, SENIG ( YANI ALÇAK ) ADAMLARSINIZ …’dedi.
Emir Abdullah, Eşref Bey’in bu ağır hakaretine sükunetle su cevabı vermişti:
‘ – Vela telvasu lisaneküm ya Hazret-i Bek…
(Lisanınızı kirletmeyiniz Bey Hazretleri…)
Emir Abdullah’ın Hicaz isyanı başladığı zaman unvanı MEKKE PRENSI idi. Eşref Bey, Lawrens’in koyduğu ve Allenbi’nin tasvip ettiği bu unvana fena halde içerlemişti. Yaralı olarak yattığı yerde, kendisini güya teselli eden Şerif’in oğluna söyle hitap etmişti:
‘ Ünvanınız, Mekke Mebusu… Üzerinizde ne varsa İngiliz malı. Simdi de yeni bir mevkiiniz ve makam adınız var: İngiliz resmi vesikaları size MEKKE PRENSİ diyorlar. Arapçada PRENS karşılığı olabilecek bir çok tabirler var. Fakat Size, Efendiniz İngilizlerin Arapça bir ünvan vermemeleri de gösteriyor ki onlar da sizi hakiki Araplıkla hiçbir alakanız olmadığını anlamışlar…’
İngiliz casusu Lawrens, Kuşçubaşı’nı çok merak ettiğinden dolayı, hastanede ziyaret etmiş ve şunu söylemiştir.
Lavrens: Kuşçubaşı Eşref, çöllerin eşine rastlamadığı müthiş bir haydut
Kuşçubaşı’da Lawrens’e, İngiltere’nin başına çok büyük belalar açacağını söylemiştir…
HAZIRLAYAN: YILMAZ KARAHAN
‘ – Hayber’de Peygamberimiz İslamiyet için düşmanlarıyla mücadele etmişti. O’ndan bin iki yüz seksen beş sene sonra biz Türkler de, İslamiyet ve haysiyet için Sizlerle muharebe ettik. Bizi haince arkadan vurdunuz.
HARAM OLSUN YEDİĞİNİZ EKMEKLERİMİZ…
SİZLER ŞERİF DEĞİL, SENIG ( YANI ALÇAK ) ADAMLARSINIZ …’dedi.
Emir Abdullah, Eşref Bey’in bu ağır hakaretine sükunetle su cevabı vermişti:
‘ – Vela telvasu lisaneküm ya Hazret-i Bek…
(Lisanınızı kirletmeyiniz Bey Hazretleri…)
Emir Abdullah’ın Hicaz isyanı başladığı zaman unvanı MEKKE PRENSI idi. Eşref Bey, Lawrens’in koyduğu ve Allenbi’nin tasvip ettiği bu unvana fena halde içerlemişti. Yaralı olarak yattığı yerde, kendisini güya teselli eden Şerif’in oğluna söyle hitap etmişti:
‘ Ünvanınız, Mekke Mebusu… Üzerinizde ne varsa İngiliz malı. Simdi de yeni bir mevkiiniz ve makam adınız var: İngiliz resmi vesikaları size MEKKE PRENSİ diyorlar. Arapçada PRENS karşılığı olabilecek bir çok tabirler var. Fakat Size, Efendiniz İngilizlerin Arapça bir ünvan vermemeleri de gösteriyor ki onlar da sizi hakiki Araplıkla hiçbir alakanız olmadığını anlamışlar…’
İngiliz casusu Lawrens, Kuşçubaşı’nı çok merak ettiğinden dolayı, hastanede ziyaret etmiş ve şunu söylemiştir.
Lavrens: Kuşçubaşı Eşref, çöllerin eşine rastlamadığı müthiş bir haydut
Kuşçubaşı’da Lawrens’e, İngiltere’nin başına çok büyük belalar açacağını söylemiştir…
HAZIRLAYAN: YILMAZ KARAHAN
12 Kasım 2015 Perşembe
Kanunların Ruhu / Konu III Müspet kanunlar üzerine
'' İnsanlar toplum halinde yaşamaya başlar başlamaz zayıflık duygularını yitirirler; aralarındaki eşitlik yok olur, savaş hali başlar.
Her özel toplum kendi kuvvetinin farkına varır; bu da milletler arasında savaş durumunu meydana getirir. Her toplumda kişiler, kendi kuvvetlerinin farkına varmaya başlarlar. Toplumun sağlayacağı başlıca yararları kendilerinden yana çevirmeye çalışırlar; bu da bu kişiler arasında savaş durumunu meydana getirir.
Bu iki çeşit savaş durumu, insanlar arasında kanunların yerleşmesine sebep olur. Böyle bu kadar büyük bir gezegende oturduklarına göre yeryüzünde çeşitli toplumların bulunması gerektiğini düşünen insanlar, bu toplumların aralarındaki bağları düzenlemek için kanunlar ortaya atmışlar. Böylece Devletler Hukuku meydana gelmiş. Devam ettirilmesi gereken bir toplumda yaşadıklarını göz önünde bulunduran insanlar, yönetenlerle yönetilenler arasındaki bağları düzenleyecek kanunlar yapmışlar; böylece Siyasi Hukuk meydana gelmiş. Bütün vatandaşlar arasındaki bağları düzenlemek için de kanunlar meydana getirmişler; adına da Medeni Hukuk demişler.
Devletler hukuku, doğal olarak şu ilkeye dayanmaktadır: Bütün milletler barış halinde iken birbirlerine ellerinden geldiği kadar iyilik edecekler; savaş halinde iken, kendi gerçek çıkarlarına zarar vermemek şartıyla birbirlerine mümkün olduğu kadar az kötülük edecekler. Savaşın amacı zaferdir; zaferin amacı istiladır; istilanın amacı da varlığın devamıdır. Devletler hukukunu teşkil eden bütün kanunlar bu ilke ile bundan önce sözünü ettiğimiz ilkeden doğmalıdır.
Bütün milletlerin Devletler Hukuku vardır; tutsaklarını yiyen İrokua’ların bile birbirlerine elçi gönderip elçi kabul ettiklerini görüyoruz. Savaş ve barış hukukunun ne demek olduğunu bilirler de ondan. Ama işin kötüsü şu ki, bu devletler hukuku gerçek ilkeler üzerine kurulu değildir.
Toplumların tümünü birden ilgilendiren devletler hukukundan başka, her toplumun bir de kendi siyasi hukuku vardır. Bir toplumun hükümetsiz yaşaması imkânsızdır. Gravina, “Bütün özel kuvvetlerin birleşmesi, Siyasi Devlet denen şeyi meydana getirir” diyerek çok yerinde bir söz etmiştir.
Genel kuvvet, yalnız bir kişinin eline verilebileceği gibi, birçok kişinin eline de verilebilir. Bazı kimseler, mademki doğa baba egemenliğini kurmuş, o halde bir kişinin yönetimi doğaya en uygun yönetim şeklidir diye düşündüler. Ama baba egemenliğinin örneği hiçbir şeyi ispat etmez. Çünkü babanın egemenliği ile bir kişinin yönetimi arasında bir bağ varsa, babanın ölümünden sonra kardeşlerin egemenliği ya da kardeşlerin ölümünden sonra amca oğullarının egemenliği ile birçok kişinin yönetimi arasında da aynı bağ vardır. Siyasi kuvvet, zorunlu olarak birçok ailenin birleşmesini gerektirir.
Doğaya en uygun hükümet şekli, hangi millet söz konusu ise o milletin özel yapısı bakımından menfaatine en uygun olan hükümet şeklidir demek daha doğru olur.
Özel kuvvetlerin birleşmesi, ancak, bütün iradelerin birleşmesiyle mümkün olur. Yine Gravina, “Bu iradelerin birleşmesi, Medeni Devlet dediğimiz şeyi meydana getirir” diyor.
Genel olarak kanun, yeryüzündeki bütün milletleri yöneten bir şey olmak sıfatıyla insan aklıdır; her milletin siyasi ve medeni kanunları da bu insan aklının uygulandığı özel hallerden başka bir şey olmamalıdır.
Kanunlar, uygulandıkları milletlere öylesine uygun düşmeli ki, başka bir millete uygun düşmesi çok büyük bir tesadüfe bağlı olmalı.
Bu kanunlar, ister siyasi kanunların yaptığı gibi hükümeti teşkil etsin, ister medeni kanunların yaptığı gibi hükümeti devam ettirsin, kurulmuş ya da kurulması düşünülen hükümetin niteliğine bağlı olmalı.
Bu kanunlar, ülkenin tabii durumuna göre düzenlenmeli; yani ülkenin soğuk, sıcak ya da ılıman olan iklimi, toprağın cinsine, yerine ve büyüklüğüne, insanların geçim imkânlarına yani çiftçi, avcı ya da çoban olarak hayatlarını kazanma imkânlarına, bünyelerinin katlanabileceği hürriyet derecesine, dinlerine, eğilimlerine, servetlerine, sayılarına, ticaretlerine, ahlaklarına ve davranışlarına göre ayarlanmalı. Nihayet, kanunların kendi aralarında da birtakım bağları vardır; kökenleriyle, kanun koyucunun amacıyla, dayandıkları olaylar düzeniyle de bağları vardır. İşte kanunları, bütün bu noktaları göz önünde bulundurarak incelemek gerekir.
Benim bu eserimde, yapmak istediğim bundan ibaret. Bütün bu bağları bir bir inceleyeceğim: Hepsi birden Kanunların Ruhu dediğimiz şeyi meydana getirir.
Siyasi kanunları medeni kanunlardan ayırmadım. Kanunları değil, kanunların ruhunu inceleyeceğim de ondan. Bu ruh ise, kanunların çeşitli olaylarla oraya çıkacak bağlarından ibaret olduğundan, kanunların doğal sırasından çok, bu bağlarla bu olayların sırasını takip etmek zorunda kaldım.
Önce, kanunların, her hükümetin nitelik ve ilkesiyle olan bağlarını inceleyeceğim. Bu ilkenin de kanunlar üzerinde büyük bir etkisi olduğundan her şeyden önce bu ilkeyi iyice anlamaya çalışacağım. Bu ilkeyi tam olarak kurup belirttikten sonra da, kanunların âdeta kaynaklarından akıyormuş gibi aktıklarını göreceğiz. Arkasından da daha özel gibi görünen öteki bağlara geçeceğim. ''
9 Kasım 2015 Pazartesi
Montesquieu - Kanunların Ruhu Üzerine
Kitabın Giriş bölümünden bir kesit
'' Hayat hikâyesini anlatırken Montesquieu’nün vaftiz babasının bir dilenci olduğunu söylemiştik. Bunun da sırf, fakir olsun zengin olsun, halktan olsun soylu sınıftan olsun bütün insanların eşit olduklarını her zaman hatırlasın diye oğluna bir ders vermek için babası tarafından düzenlenmiş bir şey olduğu muhakkak. ''
Kitabın ilk girişinde Voltaire'ın yaptığı eleştiriler
'' Montesquieu tutmuş kadıların bu kararını Sultan’ın istibdat yönetimine bir delil olarak göstermiş. Bana kalırsa, tersine, Sultan’ın kanunlara boyun eğdiğini gösteren bir delildir bu. Sultan kanunların dışına çıkabilmek için bilginlere başvurmak ihtiyacını duyuyor da ondan. Bakın bizler, Türklerin komşusu olduğumuz halde onları gerektiği kadar tanımıyoruz. Uzun zaman aralarında yaşayan Kont de Marsigli, hiçbir yazarın, Osmanlı İmparatorluğu ile kanunları hakkında bize gerçek bir bilgi vermediklerini söylüyor. Hatta dikkatinizi çekerim, Sale’in 1736’da yaptığı bir çevirisinden başka elimizde Kuran’ın şöyle doğru dürüst bir başka çevirisi yok. Türklerin dinleriyle kanunlar üzerine söylenenlerin hemen hepsi yalan yanlış şeyler: Aleyhlerinde çıkardığımız sonuçlar da hiçbir şeye dayanmayan uydurma masallar. İnsan kanunların ruhundan söz ederken yalnız iyice bildiği kanunları ele almalı. ''
'' Siyasi kanunlarla medeni kanunları da birbirine karıştırıyor. Devleti yönetenler siyasi kanunların koruyucularıdır. Senin hakkınla benim hakkımı belirtecek kanunlarla, suçların cezalarını belirtecek kanunları iyi yapıp iyi basalım yeter. Bunların yerleri de kitaplıklardır. Hâkimler bu kanunlara uymak zorundadırlar. Bu kanunlar kötü olunca, çoğu da zaten öyledir ya neyse, o zaman hâkimlerin bunları değiştirmesi için yasama organını ikaz etmeleri gerekir. ''
'' Bundan sonra Voltaire’in yine B’nin ağzından eser hakkındaki gerçek yargısını buluyoruz:
B - Karışık bir yolda kendime bir kılavuz aradım ama karşıma benden daha bilgili olmayan bir yol arkadaşı çıktı. Kitapta kanunların ruhunu değil yazarın çok geniş olan zekâsını buldum. Doğru dürüst yürüyecek yerde sıçrıyor, aydınlatacak yerde ışıldıyor, yargılayacak yerde bazen yeriyor. İnsan içinden, böyle bir dâhi, insanı hayrette bırakmaya çalışacak yerde aydınlatmaya çalışsaydı daha iyi ederdi diyor.
Bu, her bakımdan eksik kitapta, birçok kişinin iğrenç bir şekilde taklit etmeye yeltendiği çok güzel şeyler var. Dar kafalı kişiler de bilhassa insanlığın işine yarayacak bölümlerinden ötürü kitabı küçümsemekten geri kalmadılar.
Bütün kusurlarına, bütün eksiklerine rağmen bu kitabın insanlar için çok değerli bir kitap olması gerekir. Çünkü büyük Bossuet de dâhil, Fransa’daki yazarların çoğu düşünmedikleri şeyleri yazdıkları halde Montesquieu yalnız düşündüğü şeyleri yazıyor. Bütün insanlara hür olduklarını hatırlatıyor. İnsanlığa, yeryüzünün büyük bir bölümünde yitirdiği niteliklerini gösteriyor. Boş inanlara karşı savaşıyor, ahlak ilkeleri telkin ediyor.
Şunu da söyleyeyim ki, son derece yararlı olabilecek olan böyle bir kitabın hayal gücünün yarattığı bir bölmeye dayanması beni çok üzdü. “Fazilet Cumhuriyetin, onur da saltanat yönetiminin ilkesidir” diyor Montesquieu. Muhakkak ki cumhuriyetler hiçbir zaman fazilet ihtiyacıyla kurulmuş değillerdir. Genel menfaat bir kişinin egemenliğini kabul etmedi; iyelik düşüncesi, insanların kişisel tutkuları, bir kişinin tutkularıyla şunun bunun malını mülkünü yağma etmek isteğini baskı altında bulundurmak istedi. Her vatandaşın kişisel gururu, komşusunun gururunu korudu. Hiç kimse bir başkasının isteklerinin kölesi olmak istemedi. İşte bir cumhuriyetin kurulmasının, devam etmesinin nedeni budur. Bir Grison’da bir İspanyol’dan daha çok fazilet bulunduğunu sanmak gülünç olur.
Onur duygusunun da yalnız krallıklara özel bir ilke olduğunu ileri sürmek ise en az bunun kadar hayal mahsulü bir şeydir. Nitekim yazar hiç farkında olmadan bize hak veriyor. III. kitabın VII. konusunda, “Şerefin temeli, tercih edilmek, sivrilmektir” diyor. Şu halde onur mahiyeti bakımından saltanat yönetiminin içinde bulunur.
Anlıyorsunuz ya, bizzat mahiyeti bakımından Roma cumhuriyetinde hâkimlik, konsüllük, alkış, şan ve onur istenirdi. Bunlar da krallıklarda, sık sık satın alınan, değeri biçilmiş unvanlardan farksız birtakım tercihler ve temayüzlerdi. Kitabın dayandığı başka bir temel daha var ki bana kalırsa o da bu yargılar kadar yanlış: Hükümet şekillerinin, Cumhuriyet, Saltanat ve İstibdat diye üçe ayrılması.
Bilmem neden, Asya ile Afrika’daki hükümdarlara despot (müstebit) demek yazarlarımızın hoşuna gidiyor. Eskiden sultana bağlı olan Avrupalı küçük hükümdarlara bu ad verilirdi. İstenildiği zaman tahtlarından indirirlerdi onları; başka köleleri yöneten taçlı kölelerdi bunlar. Despot kelimesinin asıl manası evin efendisi, ailenin büyüğüdür. Bugün Osmanlı İmparatoruna, Fas Sultanına, Papaya, Çin İmparatoruna hiç çekinmeden despot deyip çıkıyoruz. Montesquieu, II. kitabının I. konusunda istibdat yönetimini şöyle tarif ediyor: Bir tek kişi, hiçbir kanun, hiçbir kural tanımadan, her şeyi kendi istek ve heveslerine göre yönetir.
Şimdi, böyle bir hükümetin varlığını iddia etmek yanlıştır. Hem bana öyle geliyor ki, böyle bir hükümet şeklinin yeryüzünde var olabilmesi de imkânsızdır. Kuran’la, onun bilginler tarafından yapılmış olan yorumları Müslümanlar için kanun demektir. Bu dinden olan hükümdarlar Kuran’a el basıp onun kanunlarına uyacaklarına ant içerler. Eski milis birlikleriyle kanun adamlarının büyük imtiyazları vardı. Bu imtiyazları ortadan kaldırmak isteyen sultanları ya boğazlarlar ya da törenle tahtlarından indirirlerdi. ''
5 Kasım 2015 Perşembe
YURDUMUN TOPRAĞI TEMİZDİR
Kral Edvard İstanbul'a geldiği zaman,yatından bir motora binerek Dolmabahçe Sarayına yanaştı.
Atatürk rıhtımda onu bekliyordu.Deniz dalgalıydı.Kralın bindiği motor,inip çıkıyordu.
İmparator rıhtıma çıkmak istediği bir sırada,eli yere değerek tozlandı.
O sırada Atatürk elini uzatmış bulunuyordu.
Bunu gören Kral bir mendille elini silmek istediği zaman Atatürk:
-Yurdumun toprağı temizdir,o elinizi kirletmez,diyerek Kralı elinden tutup rıhtıma çıkardı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














