8 Mart 2016 Salı

Ne Kadarı Yeterli ? Alan Durning '' Tüketim Toplumunun Doğuşu ''


Tüketim toplumunun doğuşu, çağımıza damgasını vuran havai fışek tüketimiyle belirmektedir. Dünya çapında yüzyılın ortasından bu yana kişi başına düşen bakır, enerji, et, çelik ve kereste tüketimi yaklaşık 2 katına, kişi başına düşen araba sahibi olma oranı ve çimento tüketimi 4 katına, plastik kullanma oranı 5 katına çıkmış, alüminyum tüketimi 7 kat yükselmiş ve havayolu ile ulaşım oranı da 33 kat artmıştır. Her biri çevresel hasar ile son derece bağlantılı olan bu ürünlerin artan tüketimi, daha çok tüketici sınıfının servetlerinin bir yansımasıdır. Orta gelir sınıfındaki tüketim daha yavaş artmış ve yoksullar arasındaki tüketim miktarı ise hemen hemen hiç değişmemiştir.

Tüketim toplumu; markaların evlerde kullanılan sözcükler haline geldiği, paketli, işlenmiş gıdaların yaygın şekilde ilk çıkışını yaptığı ve otomobilin Amerikan kültürünün merkezinde varlık kazandığı, yirmili yıllarda, ABD'de doğmuştur. İnsanların beslenme, giyim ve barınmaya olan doğal ihtiyaçları tatmin olduğunda gerçekleştirilen kitlesel üretimin satılmadan elde kalacağından endişe eden iktisatçılar ve şirket yöneticileri, kitlesel tüketimi sürekli ekonomik büyümenin anahtarı olarak öne sürmeye başlamışlardır. "Tüketimin demokratikleştirilmesi", Amerikan ekonomi politikasının açığa vurulmayan hedefi haline gelmiştir. Hatta tüketim, bir yurtseverlik görevi olarak resmedilmiştir. Ulusal Refah Bürosu adındaki bir iş grubu, Sam Amca'nın "Neye ihtiyacınız varsa hemen alın!" diye öğüt veren posterlerini dağıtmıştır.

Büyük Kriz ve II. Dünya savaşı, tüketimin demokratikleştirilmesini geçici olarak durdurmuş, fakat savaşın bitiminden kısa süre sonra kitlesel tüketim reşit olmuştur. 1946'da Fortune dergisi, "Rüya çağı... Büyük Amerikan Hamlesi gerçekleşti." diye duyurmuştur. 1950 yılına gelindiğinde genç Amerikan aileleri her gün 4 bin yeni eve taşınmaktadır ve bu evleri bebek arabaları, çamaşır kurutma makineleri ve özellikle de televizyonlarla doldurmaktadır. Bir yıl sonra ABD İşgücü İstatistikleri Bürosu tüketicilik dalgasının geçim masrafı endeksine kayıtlı maddelere televizyonları, elektrikli tost makinelerini, dondurulmuş gıdaları, konserve bebek mamalarını ve evde kullanılan perma losyonlarını ekleyerek, bu endeksin yükseldiğini onaylamıştır.

1953'de Başkan Eisenhover'ın Ekonomi Danışmanları Konseyi'nin başkanı yeni ekonomik müjdeyi, takdis etmiş ve Amerikan ekonomisinin "esas amacı"nın "daha fazla tüketim malı üretmek" olduğunu ilan etmiştir. Bundan sonra gelen nesiller bu amaca sadakatle hizmet etmişlerdir. ABD'deki insanlar bugün ortalama olarak iki kat daha fazla otomobile sahiptir, iki buçuk kat daha uzun mesafeye seyahat etmekte, 21 kat daha fazla plastik kullanmakta ve ebeveynlerinin 1950'de uçakla kat ettiği mesafeden 25 kat daha fazlasını kat etmektedirler.

ABD'de doğduğundan bu yana tüketim toplumu, Amerika sınırlarının çok ötesine geçmiştir; yine de en gözle görülür sembolleri hala Amerika'ya aittir. Tokyo yakınlarındaki Disneyland her yıl neredeyse Mekke ya da Vatikan'ın çektiği kadar çok ziyaretçi çekmektedir. Coca-Cola ürünleri 170'in üzerinde ülkede dağıtılmaktadır. Her gün dünyanın bir yerlerinde yeni bir McDonald's restoranı açılmaktadır. Singapurlu çocuklar dişlerini Malaya dilinde "Hey, Beyler!" diyen, Konuşan Ninja Kaplumbağa Diş Fırçaları ile fırçalayabilmektedir. İlk önce ABD'de tamamlanan kitlesel pazarlama yöntemleri, örneğin, eski Doğu Almanlar'a "Marlboro... Batı'yı Tat" reklamını öğreterek, artık tüm kıtalarda uygulanmaktadır.

Altmışlara gelindiğinde, tüketim toplumunun esası ABD'den Batı Avrupa'ya ve Japonya'ya çoktan ulaşmıştır. Toplu olarak ele alındığında, Fransa, Batı Almanya ve Birleşik Krallık en hızlı artışı ellilerde ve altmışlarda yaşayarak yüzyılın ortasına kadar kişi başına düşen çelik kullanımını iki katına, çimento ve alüminyum alımını iki katından fazlasına ve kağıt tüketimini üç katına yükseltmiştir. Avrupa'da kişi başına düşen fazla paketlenen ve işlenen dondurulmuş gıda tüketimi seksenlerde iki katına çıkmış ve bu on yılın ikinci yarısında kişi başına düşen -çoğu atılabilen kaplarda olan- meşrubat tüketimi % 30 oranında artmıştır. Otomobiller de seksenlerde Avrupa'da çoğalmış, 1988'e gelindiğinde sayıları hane sayısını geçmiştir.

Japonya, tüketime Avrupa'ya oranla ABD'den çok daha geride başlamış, fakat aradaki farkı hızla kapatmıştır. Bugünkü Japonlar 1950'de, Japonya'da yaşayan insanlara oranla kişi başına dört kattan çok daha fazla alüminyum, yaklaşık beş kat daha fazla enerji ve yirmi beş kat daha fazla çelik tüketmektedir ve bu artışın büyük bölümü yetmişlerdeki enerji krizlerinden önce gerçekleşmiştir. Ayrıca kişi başına dört kat daha fazla arabaya sahiptirler ve yalnızca 1975'den beri her biri yaklaşık iki kat daha fazla et yemektedirler. Aynı zamanda uçakla da daha fazla seyahat etmektedirler: 1972'de 1 milyon Japon yurt dışına çıkarken, 1990'da bu sayı 11 milyona ulaşmıştır. Bugün, kırk yıllık tüketici yayılmanın ardından, Batı Avrupa ve Japonya'nın tüketim düzeyleri ABD'ninkinden çok az aşağıdadır.

Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya'da ev aletleri yaşamın standart donanımları haline gelmiştir. Her üç bölgede de hemen her evde bir buzdolabı ve çamaşır makinesi vardır. Çamaşır kurutma makineleri ve bulaşık makineleri hızla yaygınlaşmaktadır ve ABD'de 1987 yılında elde edilen verilere göre elektriğin % 13'ünü kullanan ve ozona zararlı soğutuculara dayanan havalandırma cihazları, evlerin üçte ikisinde demirbaş haline gelmiştir. Buna benzer şekilde, Japon evlerinin yaklaşık % 60'ında artık en azından tek bir odada kullanılan bir havalandırma cihazı vardır. Yalnızca seksenli yıllar boyunca mikrodalga fırınlar ve videolar ABD'deki evlerin yaklaşık üçte ikisine girmiştir .

Seksenler, dünya tüketim toplumunun tüm bu çekirdek bölgelerinde belirgin bir bolluğun yaşandığı yıllar olmuştur. Laissez-faire (bırakınız yapsınlar) ekonomi politikaları ve yeni yeni uluslararası hale gelmekte olan borsa ve tahvil piyasaları, zenginler arasında tüketim toplumunun orta kademelerinde "alabildiğin zaman al" sarhoşluğuna dönüşen bir kolay para heyecanı yaratmıştır. ABD'de bariz tüketim, Kükreyen Yirmiler'den bu yana hiç bu kadar yüceltilmemiştir. On yılın bitiminde, tüketiciler evlerini ve garajlarını üçüncü arabalarla, deniz motorlarıyla, ev içi eğlence merkezleriyle ve jakuzilerle doldurdukça, yüksek düzeylere doğru tırmanma konusunda kişisel borçlar ulusal borçlara uyum sağlamıştır. 1978-1987 yılları arasında Jaguar marka otomobillerin satışı sekiz kat artmış ve kullanılmamış kürk manto satın alanların yaş ortalaması 50'den 26'ya düşmüştür. Amerikalılar, sahip olduklarını korumak için özel güvenlik korumalarına ve hırsız alarmlarına, vergi yoluyla toplum polisi için yaptıklarından daha fazla harcama yapmışlardır.

Seksenlerde Japonya da bir tüketim sarhoşluğu yaşamıştır. On yılın sonuna doğru hükümet, iç tüketimi artırarak ülkenin uluslararası çapta kınanan büyük ticaret fazlasını azaltma umuduyla vefalı Japonları daha fazla satın almaları için teşvik etmeye başlamıştır. Bunun sonucunda altınla sarılmış suşi, köpekler için vizon kürklerin satın alındığı çılgınca bir harcama dalgası ortaya çıkmıştır; fakat Japonya yüksek tüketime hala tereddütlü yaklaşmaktadır. Birçok yaşlı Japon, eski tutumluluk inanışına bağlıdır. Tokyo'daki Waseda Üniversitesi'nden Yorimoto Katsumi şöyle yazmaktadır: "Eski nesilden olanlar... her sayfa kağıdı ve her parça ipi gelecekte kullanmak üzere saklamaya dikkat ediyorlar." Bir öğrenci ise, "Japon halkı maddi açıdan mutlu, fakat ruhsal açıdan değil... Kendimizi ya da yaşamdan ne beklememiz gerektiğini bulmaya asla zamanımız olmuyor." demektedir.

İngiliz ekonomist Paul Ekins'in yazdığı gibi, artan sayıda ve çeşitte mal ve hizmete sahip olup, bunları kullanmanın temel kültürel amaç ve kişisel mutluluğa, toplumsal statüye ve ulusal başarıya giden bilinen en kesin yol olduğunu kabul eden bir kültürel uyum olan tüketiciliğin yayılması, tüketici sınıfının kendi büyümesini çok geride bırakmaktadır. Örneğin, 1953'ten bu yana İstatistiki Matematik Enstitüsü araştırmalarında yer alan sorularla, Japon vatandaşlarından kendi felsefelerine en yakın olan felsefeyi seçmelerini istemiştir. Seçenekler arasından "kendi zevkine uyan bir yaşam sürmek" yolunda karar verenlerin oranı % 21'den % 38'e yükselirken, ilk araştırmada % 29 olan "temiz ve adil bir yaşam sürmek" seçeneğini seçenlerin oranı seksenlerin ortasında % 9'a düşmüştür.

Hızla artan tüketicilik, ABD'de yapılan kamuoyu araştırmalarında daha çarpıcı şekilde gözler önüne serilmektedir. 1967-1990 yılları arasında üniversiteye, eğitimin "mali açıdan çok iyi durumda olmak" için gerekli olduğuna inanarak girenlerin payı % 44'ten % 74'e yükselmiş, "anlamlı bir yaşam felsefesi geliştirmek" için gerekli olduğuna inananların payı ise % 83'ten % 43'e düşmüştür. Cornell Üniversitesi'nden bir öğrenci American Demographics dergisine, "Benim ebeveynlerim yaşam tarzlarından memnunlar. Bu benim için yeterli." derken, yaşıtlarının gayelerini özetlemiştir.

Aynı şekilde, 1976-1990 yılları arasında kendileriyle anket yapılan lise son sınıf öğrencilerinde "yaşamda bir amaç ve anlam bulma"ya karşı azalan bir istek ve tüketim toplumunun eserlerine karşı artan bir iştah görülmüştür. "çok paraya sahip olma"nın "çok önemli" olduğunu belirtenlerin oranı 1977'de yarıdan azken, 1986'da neredeyse üçte ikiye yükselerek, bunu yaşamdaki amaçlar listesinin ilk sırasına yerleştirmiştir. Daha ayrıntılı anket soruları da tüketiciliğin hâkimiyetini onaylamıştır.

İkinci arabalara, eğlence araçlarına, tatil evlerine, çeşitli ev aletlerine, günün modasına ve son model otomobillere duyulan arzular çarpıcı şekilde artmıştır. Doğu ve Orta Avrupa'nın eski sosyalist devletlerindeki vatandaşların yaklaşık olarak yarısı tüketici sınıfına dahildir ve eğer bu ülkeler ekonomilerini dünya pazarına bağlamayı başarabilirlerse, on ya da yirmi yıl içerisinde nüfuslarının büyük çoğunluğu bu sınıfa dahil olabilir. Budapeşte'deki barlardan birinde, genç bir adam Batılı bir muhabire, "Batı'daki insanlar, kendilerinin nasıl yaşadıklarını bilmediğimizi sanıyorlar. Evet, nasıl yaşadıklarını biliyoruz aslında ve bizler de öyle yaşamak istiyoruz." derken, ülkesinin tüketim ruhunu gözler önüne sermiştir. Alman bankacı Ulrich Ramin, "Doğu Almanlar araba, video ve Marlboro istiyor." demektedir. Eski Doğu Almanya'da yaşayanların % 70'i dünya otomobil sınıfına kısa zamanda girmeyi umut etmektedir; bu insanlar yalnızca 1991'de Batı'da üretilen bir milyon kullanılmış araba satın almışlardır.

Seçkin sınıfın bile tüketici sınıfa dahil olmadığı dünya ekonomisinde de tüketici yaklaşımlar giderek belirgin hale gelmektedir. Orta Hindistan'ın kıraç Deccan yaylasında, üst sınıf Hindular arasında yaygın olan çeyiz geleneğini daha önce hiç uygulamamış olan kabile köylüleri, artık müstakbel eşlerinden, planlanan evliliğin bedeli olarak tüketim malları talep etmektedirler.

Daha geniş çapta, piyasanın liberalleşmesi ve krediyle alışverişin başlaması sonucu 100 milyon dolayında üyesi olan bir Hindistan orta sınıfının oluşması, otomobiller ve televizyonlardan dondurulmuş gıdalara kadar her şeyin satışında patlamaya yol açmıştır. Hint şehirlerinin caddeleri, bisikletlerin, otobüslerin ve öküz arabalarının yerini artık sel gibi akan milyonlarca motosiklet ve arabanın almasıyla, dünyanın en tehlikeli trafiklerinden ve en kötü kirliliklerinden biriyle tıkanmıştır. Wall Street Journal, Hint evlerinde Hindistan'ın düzinelerce dilinden reklam yayını yapan 14 milyon televizyonla alay etmektedir "Tevazuya ve tasarrufa inanan geleneksel muhafazakâr Hintli, giderek yerini harcadığı oranda özgür düşünen yeni bir nesle bırakıyor."

Fortune dergisi de hızla endüstrileşen ülkeler hakkında aynı şekilde heyecanlanmaktadır. Dergi, Güney Kore'nin geleceğini şöyle görmektedir "Her şeyin daha fazlası. Daha fazla iskân, böylece daha fazla telefon, alet, televizyon, mobilya, lamba ve tuvalet ile tuvalet temizleyicisi." Far Eastern Economic Review, Endonezya'da, neredeyse tüm yerli ve ithal lüks eşyanın bedelini ödedikten sonra satın alınabileceği, havalandırmalı, mermer labirentler olan büyük alışveriş merkezlerini inşa etmek için ekiplerin gece gündüz çalışmakta olduğunu bildirmektedir. Tüketiciliğin tohumlarını eken reklamcılık, ülkenin en hızlı büyüyen endüstrilerinden birisidir. Meksika da tüketicilerin hırslarıyla inlemektedir; araba satışları 1991'in ilk yarısında dörtte bir oranında artmıştır ve alışveriş merkezleriyle hazır yemek lokantaları ülkeyi sürüklemektedir.

Tüketici yaşam tarzının tüm dünyada durdurulamaz biçimde yayılması, geleceği düşünmeksizin yaşayan insan türünün bugüne kadar karşılaştığı en hızlı ve önemli değişikliktir. Birkaç kısa nesilde araba sürücüleri, televizyon izleyicileri, alışveriş merkezi müşterileri ve tek kullanımlık malzeme alıcıları haline geldik. Bu önemli geçişin trajik ironisi, tüketim toplumunun tarihi yükselişinin, çevreye zarar vermek konusunda oldukça etkili olurken, insanlara tatminkar bir yaşam sağlamak konusunda etkisiz kalmasıdır. 

Ne Kadarı Yeterli ? Alan Durning



Worldwatch Enstitüsü yayınlarından “Ne Kadarı Yeterli?” kitabı günümüzün yoğun üretim-çılgın tüketim sarmalını irdeliyor ve bu gidişin sonunun ekolojik bir felaket olacağını örnekleriyle sergiliyor. En acıklısı da çılgın tüketim ekonomilerinin insanları mutlu edemediğini, komşuluk ilişkilerini ve aile içi ilişkileri sildiğini, sosyal dayanışmayı tırpanlayıp, insanları topluma ve doğaya karşı yabancılaştırdığını öğrenmemiz.

Dünyada kişi başına düşen gıda tüketiminin en yüksek olduğu ABD'de insanlar zayıflama rejimleri ve reçeteleri için yılda 35 milyar dolar harcıyorlar. Böyle bir düzende yanlış bir şeyler olmadığını kim iddia edebilir?

Kuşkusuz çözümü bir Ortaçağ düzenine dönüşte aramayacağız. Günümüzün teknolojisinden yararlanarak ve doğru politikalarla nüfus artış hızını düşürerek bir miktar düzelme sağlayabiliriz.

Ama hepimize düşen asıl büyük görev ihtiyacımızdan çok daha fazla tüketmek, yakmak, eskitmek, yenilemek ve atmak üzerine kurulmuş olan çağdaş yaşam biçimine sırt çeviren ve paylaşmayı öne çıkaran bir düzene doğru yönelmektir.

Suçlu sensin, benim, bizleriz. Sorumlu olan da hepimiz, sorunu çözecek olan da bizleriz.

*Hayrettin KARACA TEMA Vakfı Başkanı


Önsöz 2 

Son 40 yıldır daha fazla eşya satın almak ve daha fazla "şey" elde etmek, endüstriye dayalı olan Batılı ülkelerde insanların başlıca amacı olmuştur. Aynı zamanda, dünyanın en yoksul olan beşte birlik bölümü için de başka bir amaç söz konusudur; bir sonraki günü kurtarmak, bir parça yiyecek, yakıt olarak kullanmak üzere biraz odun, çocukları için barınak ve giyecek bulmak. Dünyanın beşte ikisinin -yaklaşık 2,2 milyar kişinin- bu çok farklı amaçlar için çalışmasının dünyaya zarar verdiği ve işlerimizi her zamanki gibi sürdüremeyeceğimiz gerçeği artık daha açık hale gelmektedir.


Endüstriye dayalı ülkelerde yaşayanlarımız için daha fazla tüketimin daha büyük tatmine eşit olmadığı da bir noktadan sonra daha açık hale gelmektedir. Harvard Üniversitesi’nde ekonomist olan Juliet Schor'un kısa süre önce ABD'de yayınlanan “Fazla çalıştırılan Amerikalı” adlı kitabı, pek çok Amerikalının bam teline basmıştır. Schor, yüzyılın ortalarından beri, bir seçim yapmamız gerektiğinde, her zaman daha fazla parayı, eğlenceye ve aileye ayrılacak daha fazla zamana tercih ettiğimize dikkat çekmektedir. Pekiyi bu, Amerikalıları daha mı fazla mutlu etmiştir? Anketler bu sorunun cevabının olumsuz olduğunu ortaya koymaktadır. Bizler daha fazla çalışma, daha fazla tüketim maddesi ve dolayısıyla dünyanın daha fazla harap edilmesinden oluşan bir monotonluğa tutsak olmuş durumdayız.

Bu kitap, bu bozuk çemberin kırılmasının gerekliğini açıklamaktadır. Alan Thein Durning, tüketim toplumunun dünya tarihinde yalnızca bir geçiş dönemi olduğunu iddia ediyor; hem kendisinin, hem de gezegenin gelecekteki yaşanılabilirliğinin hatırı için. Tüm ebeveynler çocuklarına daha iyi bir yaşam vermek ister; fakat artık bu iyi yaşamın daha fazla araba, daha fazla havalandırma cihazı, daha fazla paketli dondurulmuş gıda ve daha fazla alışveriş merkezinden oluşmayacağını anlamamız gerekir. Çocuklarımıza yiyecek, eğitim, tatminkâr bir iş, barınma ve sağlık gibi gereksinimler için var olan seçeneklerin azalmadığı, aksine arttığı bir dünya bıraksak ne kadar iyi olurdu. Bu, ancak biz tüketim toplumu üyelerinin tarzını değiştirmesiyle mümkün olabilir.

Böylesi bir değişimin mümkün olduğuna ilişkin bazı zayıf işaretler vardır. Seksenlerdeki tüketim savurganlığı, birçok ülkeyi etkisi altına alan ekonomik durgunluğa tepki olarak da olsa, daha düşük beklentilerin olduğu bir devre yerini bırakmıştır ve her yerdeki araştırmalar statükonun sihrini önemli derecede yitirdiğini göstermektedir. Şimdi, bu hayal kırıklığını, Alan'ın istikrar kültürü -kendi olanakları içinde yaşayan; dünyanın sermayesini değil, kaynaklarından sağlanan karı kullanan; tatmini dostluk, aile ve anlamlı çalışmada arayan bir toplum- olarak tanımladığı harekete yönlendirmenin zamanıdır. Alan'ın kitabının son bölümünde dikkat çektiği gibi, insanlık ile doğal çevrenin ortak kaderi bizlere, tüketicilere bağlıdır.

*Linda Starke Dizi Editörü

Malbro...


     Her gün dünyanın bir yerlerinde yeni bir McDonald's restoranı açılmaktadır. Singapurlu çocuklar dişlerini Malaya dilinde "Hey, Beyler!" diyen, Konuşan Ninja Kaplumbağa Diş Fırçaları ile fırçalayabilmektedir. İlk önce ABD'de tamamlanan kitlesel pazarlama yöntemleri, örneğin, eski Doğu Almanlar'a "Marlboro... Batı'yı Tat" reklamını öğreterek, artık tüm kıtalarda uygulanmaktadır.

6 Mart 2016 Pazar

Tüketim Toplumu

Ekolojik çöküşün sebepleri arasında yalnızca nüfus artışı yüksek tüketimle rekabet etmektedir ve dünyanın çoğu hükümeti ve vatandaşı tarafından artık bir sorun olarak kabul edilmektedir. Bunun aksine tüketim, neredeyse evrensel çapta iyi olarak görülmektedir; aslında tüketimi artırmak, ulusal ekonomi politikasının birinci hedefidir. Sid Quarrier'in incelediği yirmi yılda örneklenen tüketim düzeyleri, insanlık tarihindeki tüm uygarlıklar arasında gerçekleştirilen en yüksek düzeylerdir. Bunlar, yeni bir toplum biçiminin tam olarak olgunlaşmasını açıkça göstermektedir Bu tüketim toplumudur.

Bu yeni yaşam tarzı ABD'de doğmuştur ve bunun özünü bir Amerikalının sözleri en iyi şekilde ortaya koymaktadır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan ABD refah döneminde satış analizcisi Victor Lebow şunları söylemiştir "Aşırı derecede üretken olan ekonomimiz... tüketimi yaşam tarzı haline getirmemizi, malların satın alınmasını ve kullanılmasını bir ayine dönüştürmemizi, tüketimde manevi tatmini, egomuzun tatminini aramamızı istemektedir... Bir şeylerin giderek artan bir hızla tüketilmesine, yakılıp bitirilmesine, yıpratılmasına, yenisiyle değiştirilmesine ve hurdaya çevrilmesine ihtiyacımız var." Batılı ülkelerin vatandaşlarının çoğu Lebow'un çağrısına kulak vermiştir ve dünyanın geri kalan kısmı da bu çağrıyı izlemekte gayretli görünmektedir.

5 Mart 2016 Cumartesi

Dahi Diktatör / Celal ŞENGÖR



Yaşamını insan özgürlüğünü ve insan haysiyetini korumaya adamış bir kişiyi anlatan bu kitap, insanlık tarihinde ilk defa özgür bir ölümün, esir bir yaşamdan çok daha kıymetli olduğunu bütün insanlığa öğreten üç yüce insanın anısına ithaf olunmuştur. Onlar, Atatürk’le birlikte, tüm özgürlük savaşçılarının ve insan haysiyetinin hamilerinin önderi olmuşlardır:

Kendi ordusundan üç kat büyük Pers Ordusu’nu perişan ederek Maraton Savaşı’nı kazanan Atinalı General Miltiades,

Termopil’de binlerce kişilik Pers Ordusu karşısında 300 kahramanı ile birlikte şehit düşen Sparta Kralı I. Leonidas,

Kendi donanmasından kat kat üstün Pers Donanması’nı Ege’nin sularına gömerek Salamis Savaşı’nı kazanan Atinalı Amiral Temistokles.

İnsanlık, haysiyetini bu üç kahramana ve onlarla omuz omuza savaşan ve sadece mütevazı çiftçilerden, zanaatkarlardan, tüccarlardan oluşan tüm hür vatandaşlarına borçludur.

Ahmet Haşim'in Mektubu

Atatürk de kendi toplumunun geri, hattâ hasta olduğu kanaatindeydi. Ahmet Hâşim’in pek çok yazımda atıf yaptığım 1919 tarihli bir mektubunu okuyanlar, Atatürk’e hak vermeden edemezler. Bu mektubu bu önsöz içinde, mümkün olduğu kadar çok kişinin okumuş olması için, tekrar yayınlıyorum. Unutmayın, bu mektup yazıldığı zaman ortada ne Atatürk’ün fikirleri, ne de icraatı vardı henüz:

“Ankara’da Almanya İmparatoru’nun Anadolu hastalıklarını incelemek üzere gönderdiği bir tıp heyetinin bazı büyük rütbeli üyeleriyle görüştüm ... Anlamışlar ki, Anadolu Türkleri’nin karınları kurtlarla yüklü ve kanları bu kurtların salgıladığı parazitlerle dolu bulunuyor. Cinsi yakın bir yok olma ile tehdit eden bu halin sebebi nedir bilir misin? Beslenme eksikliği. Her ne kadar garip görünse de Anadolu Türkleri henüz ekmek yapımından bile habersizdirler. Yedikleri mayasız bir yufkadır ki, ne olduğunu yiyenlerin midesine bir sormalı! ... İstisnasız nakil vasıtaları olan kağnı hiç şüphe yok ki taş devri keşiflerinden ve âletlerindendir. Kağnı bir araba değil, fakat hayvana yapışıp ... onun kanını ve canını emen bir canavardır! ... Evlerine gelince, onlar da öyle: Duvarlar yontulmamış alelâde taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi gelişigüzel dizilmesinden hasıl olmuştur. Anadolu külliyen temizlikten mahrumdur. Sakallı Celâl’in dediği gibi, en nefis icatları olan yoğurt bile pislik mahsûlünden başka birşey değildir. ...Anadolu hemen baştan başa frengilidir. Anadoluluların güzelliği de bozulmuştur. Bir köy, bir kasaba veya bir şehrin kalabalığına bakılsa, topluca o kadar topal ve topalların o kadar muhtelif çeşidi görülür ki insan kendini eşyanın şeklini bozan dışbükey bir camla etrafa bakıyorum sanır”5

Bu mektupta yazılanlar Bağdat doğumlu bir şairimizin kaleminden çıkmıştır. Hâşim, Galatasaray’da okumuş, İzmir’de öğretmenlik yapmış, Düyûn-u Umumiye’de çalışarak devletinin mâlî sefaletini yakından tanımış, Birinci Dünya Savaşı’ndaki askerliği esnasında ise Anadolu’yu gezmiştir. Daha sonra Osmanlı Bankası’nda çalışan şâir, tedavi için Frankfurt’a gittiğinde Avrupa’yı da yakından tanımış, bu konuda ölümünden bir yıl önce bir de Frankfurt Seyahatnamesi başlıklı bir kitap yazmıştır. Yani, Hâşim’in gözlemleri bilgili ve akıllı bir adamın gözlemleridir.


     Atatürk toplumu pek çok şartlanmadan vazgeçirerek birlikte yaşayabilen bir topluluk haline getirmek istedi. Diyor ki, bu topluluk bir süre sonra artık birbiriyle anlaşmak suretiyle birbirini öldürmeden, birbirinin inançlarına, birbirlerinin düşüncelerine saldırmadan yaşayabilir, ama birbirlerinin düşüncelerini medeni bir şekilde eleştirebilir de. İşte biz buna medeniyet diyoruz. Toplumu oluşturan bireyler her şeyden önce kendi rızalarıyla bir araya gelsinler ve her konuda aynı fikirde olmasalar bile bir birlikte yaşama iradeleri olsun. Bunun için bir temel kurmamız lazım, bu temelin de en önemli ayağı bilgidir. “Dünya hakkında bilgi sahibi olmamız lazım” diyor. O dönemin Osmanlı İmparatorluğu’na şöyle bir bakalım: Mesela, Osmanlı İmparatorluğu’nda arkeolojik çalışmalar var, Osman Hamdi Bey dışında bir tane Türk yok aralarında. Bütün çalışmaları yabancılar yapmış. Jeolojiye bakalım, bir tane adamı yok. Oysa İngiliz İmparatorluğu jeolojinin önemini anlamış 1835’te bir jeoloji servisi kurmuş. Bütün dünyanın “büyük”, bir tek Türklerin “deli” dediği Rus Çarı Pedro’ya bakalım, 1700 tarihinde jeoloji servisi kurmuş, henüz jeoloji bilimi ortaya çıkmadan. Neden? Madenleri var ülkenin. Bu madenleri akılcı bir şekilde yönetmenin gerekliliğini görmüş ve esas işi aslında bugün jeoloji dediğimiz bilimi yapmak olan bir madenler bürosu kurmuş.

     Şimdi Atatürk’ün yapmak istediği, medeniyetten kastı, birbirinin fikirlerine tahammül edebilen, birbirinin fikirlerini eleştirerek, gözleme, mantığa dayanarak eleştirerek geliştirmeyi bilen bir toplum yaratmak. Bunun için de Atatürk’ün önündeki otoriter sistemi ortadan kaldırması lazım.


3 Mart 2016 Perşembe

İBN HALDUN’UN EĞİTİM FELSEFESİ - İKİNCİ BÖLÜM



İBN HALDÛN’A GÖRE AKIL ve BİLGİNİN OLUŞUMU

     İbn Haldûn’un eğitimle ilgili görüşlerinin daha doğru değerlendirilmesi açısından onun önce bilgi edinme ve öğrenme sürecindeki görüş ve düşüncelerini incelemek yerinde olacaktır. Hemen belirtelim ki İbn Haldûn, Meşşaî gelenek içinde yerleşip geliştirilen bir öğrenme şeması kullanmıştır.

     Eğitim sürecinin temelinde bilgi, bilgilenme ve öğrenme süreci vardır. Eğitim, temel besinini bilgiden alır. Ancak daha sonra onu aşan yapılandırıcı, biçimlendirici ve davranış değiştirici bir etkinlik gücüne ulaşır. Bilginin kaynağı, bilginin değeri, bilgi edinme sürecinde özne ve nesne arasındaki bağ ile ilgili temellendirmeler, eğitimin bir bilgi olarak çeşitli biçimlerde temelleştirilişine de yansımakta ve giderek eğitim sistemlerine program ve yöntem anlayışlarına etki etmektedir.

1. Fiille İlgili Olaylar Âleminin Ancak Düşünce İle Tamamlanması

     Varlıklar âleminin iki varlık türünden oluştuğunu belirten İbn Haldûn’a göre bu varlıklardan birincisi unsurlar, eserleri ve bunlardan oluşan üç sınıf varlık maden, bitki, hayvan gibi saf zatlar, diğeri de bu zatların meydana getirdiği fiillerdir. Bu fiiller, Tanrı’nın o canlılara vermiş olduğu güçle oluşur. Bu fiillerden bazıları, insanın yaptığı fiiller gibi düzenli, bazıları da hayvanların fiilleri gibi düzensizdir. Hayvanların algılaması ve kavrayışı yalnızca duyularla olduğu için onların fiillerinde düzen yoktur. İnsan ise aklı sayesinde olaylardaki sebepler zincirini düzenli bir şekilde kavrayabilir. Bu da insanın fiillerinin düzenli olmasını sağlar.İnsanda akıl, ilk önce olaylar arasındaki düzeni kavrar, daha sonra bir şey gerçekleştirmek istediğinde önce onun sebebini düşünür. Çünkü sebep (illet) önce, eser (malul) sonra gelir. Bazen sebep ya da o şeyin gerçekleşmesi için gereken şart, birden fazla olabilir bu sefer akıl bu sebepleri teker teker kavrayarak en üst sebebe ulaşır. Olayı meydana getirmeye ise ulaştığı en son sebepten başlar. Örneğin; insan bir bina yapmak istese, düşüncesi ilk önce duvarlara, sonra çatıya en son temele yönelir. Daha sonra insan binayı yapmaya giriştiğinde işe en son düşündüğü şey olan temelden başlar.Bu yüzden “son düşünülen şey ilk yapılan iş, son yapılan iş ilk düşünülen şeydir” denilmektedir. İbn Haldûn burada, eylem ile düşünce arasındaki güçlü bir ilişkiden bahsetmektedir.

     İbn Haldûn’a göre Tanrı, aklının düzenli işleyişi sayesinde düzenli fiiller meydana getiren insanı, âlemdeki diğer varlıklardan üstün kılmıştır. Kabiliyetlerini içinde yaşadığı toplumsal şartlar çerçevesinde kazanan insan, melekler ve hayvanlar âleminin ortasında bir yerdedir ve onlarla ortak bazı özelliklere sahiptir. İnsanı bu iki âlemden ayıran en önemli özellik onda irade, kasıt ve fikir gücünün olmasıdır. Hayvanlar âleminden fikir gücüyle, melekler âleminden de irade ve kasıt kuvvetiyle ayrılan insanda bu kuvvetler, ona hislerin oluşturduğu geçici izlenimlerin sınırları ötesine geçerek kalıcı olanı tesbit etme imkânı sağlar.Fikir gücüyle üstün fakat fizikî güç bakımından zayıf olan insanın, diğer canlılarda mevcut olmayan başka bir özelliği ise eldir. Düşünce kabiliyeti ile birleşen el sayesinde insan, kendini en güçlü vahşi hayvanlardan dahi koruyabilir ve diğer canlılara üstün gelebilir. İbn Haldûn’a göre insanın düşünme kabiliyeti ve elinin olması aynı zamanda ilimlerin ve sanatların ortaya çıkmasını sağlamıştır.

     İnsanı diğer canlılardan farklı kılan ve bazı insanları sebepler zincirini düşünmede üst basamaklara kadar çıkarabilen akıl, İbn Haldûn’a göre bu sayede insanı, insanlığın daha üst seviyesine ulaştıran bir yetenektir. Ancak İbn Haldun, insanı diğer varlıklar arasında ayrıcalıklı kılan aklın sınırları olduğunu belirtmek amacıyla aklı bir teraziye benzetir. Ona göre akıl, altın tartmak amacıyla yapılan fakat bazen suistimâl edilerek dağları tartmada kullanılan teraziye benzemektedir. Aslında akıl doğru bir terazidir hükümleri de yakînîdir ve asla hatalı değildir. Ancak bu terazi Tanrı’nın birliği, ahiret, nübüvvet gerçeği, ilahî sıfatların mahiyetleri gibi kendi seviyesinin üstünde kalan problemleri tartmada kullanılmamalıdır. Çünkü bu, muhal olanı istemek demektir. 32 Ayrıca İbn Haldun, aklın kullanımı konusunda insanlar arasında da fark olduğunu belirtir. Tıpkı satranç oyununda bazılarının iki üç hamleyi önceden düşünüp daha iyi olabilmeleri gibi bazı insanlar da düşüncelerinin daha düzenli işlemesi sayesinde insanlığın daha üst seviyesine çıkabilirler.

2. İnsan Düşüncesi

     Bilgi ve düşünme, eğitimin özünü oluşturan iki kavramdır. Eğitimde, insan davranışlarının değiştirilmesinde bilgi çok önemli bir rol oynar. Düşünme ise dil aracılığı ile ortaya çıkan, geniş anlamda psikolojik bir süreç ya da etkinliktir. İbn Haldûn da, bir an bile olsa insanın düşünmeden duramayacağını belirterek düşünme yeteneğini ilim ve sanatların kaynağı olarak görmüştür.

     İbn Haldûn’a göre Tanrı, insanı biri cismanî diğeri ise ruhanî olan iki ayrı varlık türünden yaratmıştır. İnsanın ruhanî parçası nefs adıyla anılır. Nefs aynı anda idrakin, fikrin ve fiilin kaynağıdır. İnsan, birtakım idrak vasıtalarıyla eşyayı tanır. İdrak, kişinin kendi dışındaki şeylere karşı zihninde oluşan şuurdur. Bu özellik, hayvanlar ve insanlarda bulunabilen bir özelliktir. Hayvanlar ve insanlar işitme, görme, koklama ve tatma gibi duyularla eşyayı tanırlar. Bu dış idraktir. Fakat insanda bunun yanında beş duyu ile tanıyamadığı şeyleri, akıl (fikir, düşünce) ile tanıma gücü vardır ki, bu da iç idraktir. İç idrakin müşterek his, muhayyile, vahime, hafıza ve mütefekkire gibi kuvvetleri vardır. Müşterek his, dış duyuları içerir ve algılanan şeyleri olduğu gibi idrak eder. Muhayyile, duyulur bir nesneyi dış maddesinden soyutlayarak olduğu gibi algılayan bir kuvvettir. Vahime, soyutlara ilişkin anlamları algılayan bir kuvvettir. Hafıza, tüm idrakleri kendisinde saklayan bir kuvvettir. Mütefekkire (fikir ve düşünebilme kabiliyeti) sayesinde ise insan, eşyanın sûretleri üzerinde analiz ve sentez yoluyla birtakım işlemlerde bulunur. Malûm idraklerden örnekler çıkarır.34 Dolayısıyla İbn Haldûn, hayvanların yalnızca duyular ve içgüdüyle hareket ettiğini, insanlarda ise buna ek olarak fikir ve irade gücünün olduğunu düşünmektedir.

     İbn Haldûn’a göre, insan düşüncesinin çeşitli dereceleri vardır ki bunların her biri aklın özel bir türüne işaret eder. İlk derecesi temyizi akıl’dır ki bu akıl doğal olarak düzenlenen durumları kavrar. İnsan bu akıl sayesinde geçimini sağlayabilir, zararlı olan şeylerden sakınıp faydalı şeyleri bulabilir. İkinci derecesi de tecrübî akıldır. Bu da insanın toplum içinde diğer insanlarla iyi ilişkiler kurmasını sağlayan, toplumsal kuralları düzenleyen akıldır. Üçüncü derece nazari akıl olup, insanın belli bir konu hakkında bilgi ve düşüncelerini oluşturmasını sağlayan akıldır. Bu aklın ulaşmak istediği son amaç, sebepleri ve tüm özellikleriyle varlığı olduğu gibi kavramaktır. Bu şekilde akıl kendi gerçeği konusunda olgunlaşır.

     İbn Haldûn’un insanda bilginin meydana gelişi ve akıllar konusundaki bu düşünceleri, büyük Türk filozofu Farabî (ö.950) nin düşünceleriyle tıpatıp örtüşmektedir. Çünkü İbn Haldûn, buraya kadar anlattığımız görüşlerinde Aristoteles (ö. M.Ö.384-322)’in nefs hakkındaki düşüncelerinin bir uzantısı olan ve İslâm filozoflarının da benimsediği düşüncelerini devam ettirmiştir. Bu konuda Farabî’den örnek verecek olursak ona göre de doğuştan boş, fakat bilgi kaydetmeye uygun nitelikte olan akıl, duyular sayesinde ilk yazılımları ve bilgi kayıtlarını kaydeder. Farabî, dış duyuların yaptığı bu işleme duyusal algı demiştir.Dış duyular, nesnenin sûretini maddî bağlantıları içerisinde algılarlar ve o şeyin yok olmasından sonra onu tanımlayamazlar. İşte bu noktada iç duyular devreye girer. Bilgi edinme sürecinde gelen verilerin muhafaza edilip değerlendirilmesi bakımından, iç duyuların önemli bir yeri vardır. İşlevlerine göre dört bölüme ayrılan iç duyulardan ilki, ortak duyu’dur. Bilgini oluşum sürecinde, dış duyular ile iç duyular arasında bir nevi çift yönlü köprü görevini üstlenen ortak duyu, bir yönüyle de duyulardan gelen ham bilgi verilerini algılanır hâle getirirken, diğer yönüyle dış duyulara duyulmama gücünü aktarır.Diğer bir güç ise fizikî hiçbir uyaranın yardımı olmadan bilgiyi zihinde yeniden canlandırmayı sağlayan mütehayyile gücüdür. Mütehayyilenin en önemli icraatı da Faal akılla iletişim kurabilmektir. Bir tür anlama ve bilme gücü olan vehim ise Farabî’nin daha çok hayvanlarda aktif ve fonksiyonel olarak kabul ettiği güçtür.Vehim gücü, mütehayyiledeki algıları çerçevesinde iyiyi ve kötüyü yararlı ve zararlıyı bilebilir. Hafıza gücünü “vehmin idrak ettiği şeylerin toplandığı yer” olarak tanımlayan Farabî’ye göre bu güç, bir nevi bilgilerin saklandığı bir depodur. Hafıza gücünün bir görevi de sakladığı bu bilgileri düşünme gücü olan akıl istediğinde ona sunmasıdır. Bilgi edinme sürecinde duyulardan sonra devreye akıllar girer. Akıl, duyulardan elde edilen bilgi verilerini işleme tâbi tutan en yetkin güçtür.

     İbn Haldûn’dan önceki birçok filozof aklı farklı tanımlamış ve yine akıl konusunda birbirinden farklı ayırımlar yapmıştır. Örneğin, ilkçağ filozoflarından Aristoteles, aklı etkin akıl ve edilgin akıl şeklinde iki ana gruba ayırmıştır. İlk İslâm filozofu el Kindî (ö.873?), aklı, Faal akıl, bilkuvve akıl, bilfiil akıl, müstefad (kazanılmış) akıl ve beyanî (veya zahir) akıl şeklinde dört kısımda değerlendirmiştir.37 Farabî, aklı, amelî ve nazarî olmak üzere ikiye ayırmıştır. İbn Sina (ö.1037) ise ilk İslâm filozofu Kindî’ye benzer bir ayrım yaparak aklı, bilkuvve, bilfiil, müstefad ve Faal akıl şeklinde ayırmıştır. 38 İbn Rüşd (ö.1198), Farabî’ye benzer şekilde aklı, amelî ve nazarî akıl olmak üzere iki mertebede değerlendirmiştir.

     İbn Haldûn, bu konuda kendisinden önceki Aristoteles yorumcularından etkilenmişse de bilgi üretme sürecinde aklı, belli bir sıra düzeni içerisinde temyizi akıl, tecrübi ve nazari akıl şeklinde isimlendirerek oldukça özgün bir yaklaşım sergilemiştir.

3. Tecrübî Akıl ve Bu Aklın Meydana Gelişi

     İbn Haldûn, insanı, bireysel bir varlık olmasının yanında aynı zamanda toplumsal yönü de olan bir varlık olarak görür. Ona göre toplum içinde yaşama ihtiyacı, insanın doğuştan gelen fıtrî bir özelliğidir. İnsan için “O medenî bir varlıktır.” denmektedir. Burada medenî kelimesinden kastedilen şey, insanın şehirli oluşu değil, onun toplum içinde yaşayan bir varlık olmasıdır. İbn Haldûn, insan için toplum hayatının zorunlu olduğunu belirtmiştir. Ona göre gerçekten de insan, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için toplum içinde yaşamaya ve diğer canlılarla yardımlaşmaya ihtiyaç duyar. Ancak insan, diğer insanlarla ilişkilerini sürdürürken arada bir bazı hususlarda anlaşmazlıklar çıkabilir ve bu durum kavgalara ve düşmanlıklara sebep olabilir. İnsan, kendisine aklının kazandırdığı düzenli fiiller sayesinde bu anlaşmazlıkları hayvanlardan farklı olarak çeşitli kurallarla çözme yoluna gidebilir.O, yaşamında edindiği tecrübelerle tekrar yanlışa düşmekten sakınır ve hayatını öğrendiği doğrulara göre yönlendirir. İşte insan, bu tür özellikleriyle hayvanlardan farklı bir hâle gelir. Her insan kapasitesi kadar insanlar arası ilişkilerinde elde ettiği tecrübelerle hayata dair bir şeyler öğrenir, iyi ve kötü hakkında bilgi edinir ve bu durum onda bir meleke (alışkanlık) hâline gelir. Ancak Tanrı, bazı insanlara bu bilgiyi daha kısa sürede öğrenmesini sağlayacak şekilde kolaylık sağlar.İnsan, eğer büyüklerinin sözlerini dinler ve onların tecrübelerinden faydalanırsa bilgiyi daha çabuk elde eder, bilgiyi elde etme konusunda çok uzun zaman harcamak ve birçok sıkıntıya katlanmak zorunda kalmaz, kolayca öğrenir. Bu konuda şöyle söylenir: “Babasının terbiye edemediği kimseyi zaman terbiye eder.” Bu sözle insanın büyüklerinin söz ve tavsiyelerine uymadığı zaman hayata dair her şeyi kendi tecrübeleriyle uzun bir sürede ve yaşayacağı birçok zahmetten sonra öğrenebileceği anlatılmaktadır. İnsanın, düzenli fiillerinin ortaya çıkmasını sağlayan temyizi akıl’dan sonra gelen ve tecrübelerle kazanılan tecrübî akıl budur. En son da nazarî akıl gelir.

     İbn Haldûn’a göre ilimler sosyal şartlarda gelişen tecrübî aklın mahsulleridir. Tabiatında bilgisiz olan insan, kazanma suretiyle bilgilidir. Dolayısıyla İbn Haldûn’a göre bilgi a posterioridir, sonradan elde edilir. Bu konuda İbn Haldûn’un, realizme ve ona dayanan eğitim felsefelerine daha yakın olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü realizme göre insan zihni boş bir levha gibidir, doğuştan hiçbir bilgisi yoktur. İdealizmde ise, idealar âleminden gelen ruh orada gördüklerini hatırlamaktadır.Dolayısıyla İbn Haldûn, idealizmdeki gibi insanın doğuştan birtakım bilgiler getirdiğini düşünmez. Ona göre, doğuştan getirilen ideler yoktur. İbn Haldûn, insanın doğuştan bilgi getirmediğini söylemekle de, Farabî ve İbn Sina gibi İslâm filozoflarına ve Kur’ân- ı Kerim’deki bazı ayetlere uygun düşen bir görüş ortaya koymaktadır.

4. İnsanların ve Meleklerin Bilgisi

     İbn Haldûn, varlıklar dünyasında üç âlem olduğundan söz etmektedir. Bunların birincisi, duyu organlarıyla idrak ettiğimiz duyular âlemi; ikincisi, düşünce ile idrak ettiğimiz düşünceler âlemi; üçüncüsü de insanı birtakım hareketlere yönlendiren içindeki sesin kaynağı olan melekler ve ruhlar âlemidir. Uyurken gördüğümüz rüyalar ve uyanıkken kalbe ilham gelmesi, bu son âlemin var olduğunun kanıtıdır. Ancak bu âlem, genel özellikleriyle bilinmesine karşın ayrıntıları konusunda kesin bir bilgi yoktur.Dolayısıyla ruhanî varlıklar tecrübe sahamızın dışında olup, onların tabiatları tamamen meçhuldür. Bunlara ulaşılması ve hatta maddesi olmayan şeyler üzerinde aklın delil getirmesi mümkün değildir. İbn Haldûn, bu âlemle ilgili ayrıntılı bilginin ancak dinî kaynaklardan elde edilebileceği görüşündedir. Ona göre, ruhanî varlıklar hakkında hüküm vermek için tek dayanağımız, kendi nefislerimizde özellikle mistik tecrübeyle birleşen batınî keşf şeklinde müşahede ettiğimiz şeye kıyastır. Bu kıyaslamanın ötesinde söz konusu türdeki varlıkları tavsif ve tarif etme gücümüz yoktur. Ancak İbn Haldûn, Farabî ve İbn Sina gibi diğer ilahiyatçı filozofların akıllar olarak isimlendirdiği bu âlemdeki varlıklarla ilgili açıklamalarının tamamen keyfi olduğu ve bu bilgilerin bir kesinliğinin bulunmadığı kanaatindedir. 42 O, Mukaddime’nin altıncı bölümünde “Felsefe ve Filozoflara Reddiye” başlığı altında ruhun idraklerinin sınırlı olduğu görüşünü savunur.

     İbn Haldûn’a göre filozoflar, hem duyulur hem de duyular üstü hakikatin bilgisinin nazarî düşünce ve istidlâl vasıtasıyla mümkün olduğunu ve özellikle iman konularının vahyin yardımı olmadan bu vasıtalarla bilinebileceğini iddia ederler. Fakat sırf aklî olduğu ifade edilen insanın bu nihaî mutluluğu vahiyden yardım almaksızın gerçekleşemez ve biz yalnızca akıl sayesinde bu âlemle ilgili bilgi sahibi olamayız. En çok bilgi sahibi olabildiğimiz âlem, beşer âlemidir. Çünkü bu âlem, hem cismanî hem de ruhanî algılarımızla görüp şahit olduğumuz âlemdir. Cismanî ve ruhanî (veya aklî) olmak üzere iki kısımdan meydana gelen insan, idrakin süjesi ruhanî cüz ile bazen cismanî objeleri beyin ve çeşitli duyu organları gibi cismanî organlar vasıtasıyla idrak ederken ruhanî objeleri doğrudan aracısız idrak eder.Bu doğrudan idrak sırasında ruhani nefs en yüksek zevki tadar. İşte tam da bu noktada İbn Haldûn, diğer İslâm filozoflarından ayrıldığı görüşünü ortaya koyar. Ona göre bu zevke akıl yürütme yoluyla değil, duyuların tamamen aşıldığı ve duyu organlarının terk edildiği mistik tecrübe yoluyla ulaşılır.

     Beşer âleminde insanların cismanî varlıkları hayvanlarla, ruhanî varlıkları da meleklerle ortaktır, yani aynı cinstendir. Melekler ise, zat olarak saf akıl durumunda olan ruhanî varlıklardır. Onlarda düşünce, düşünen ve düşünülen birdir. Dolayısıyla meleklerin ilmi, hatasız ve eksiksizdir. İnsanların ilmi ise sonradan elde edilen (mükteseb) bir ilimdir. Başlangıçta boş bir cevherden ibaret olan nefs, varlığa ait suretleri yavaş yavaş alarak elbise gibi giyinir. İnsan, sûretleri elde ettikçe, yani bilgi sahibi oldukça kendini geliştirir ki bu durum onun ölümüne kadar devam eder. Dolayısıyla insan, yaratılışı itibariyle cahil, kesb itibariyle de âlimdir. Ancak insan bazen bilgiyi elde ederken bilinen akıl yürütme yollarını kullanmadan bilgi kalbine ilka olur. Ona bilginin perdesi açılır. Bu perdenin açılması ise yalnızca üç şey ile olur. Birincisi namaz kılmak, ikincisi oruç tutmak, üçüncüsü ise ihlas ve samimiyetle Tanrı’ya yönelmekle gerçekleşir.

Tezi indirmek ve okumak için tıklayınız.

1 Mart 2016 Salı

Doğunun Büyük Devrimcileri Mollanur Vahidov - Sultan Galiyev


Sultan Galiyev ve Mollanur Vahidov ile ilgili gerçekten güzel bir çalışma olmakla birlikte.Gerçek Türkçülüğün de anlatı...
Posted by Salih Yücel Gür on 1 Mart 2016 Salı