8 Nisan 2018 Pazar

Destinasyon Süreçlerinin Ülkemize Katkıları


Destinayon Türk Dil Kurumu’nun yaptığı tanımlamaya göre varılacak olan yer olarak tanımlansa da aslında içeriğinde çok büyük ayrıntılar barındıran ve ülkemiz için de çok önemli bir konudur destinasyon.Bir turistin iyi ya da kötü olarak deneyimlediği bir süreç olarak ele alınabilir.Bir destinasyon içeriği bakımından her türlü tesis kalitesi,hizmet kalitesi,etkinlikler,destekleyici hizmetler gibi genel başlıkların sağlam bir şekilde birbirleri ile olan bağlantısını sağlayan süreçlere destinasyon oluşturma süreçleri diyebiliriz.

Turizm hizmet sektöründe getirisi yüksek en iyi alandır.Bu alanı ülke çıkarları için siyasi,ekonomik v.b gibi boyutlarda yansıma olarak kullanmak ve destinasyon çalışmalarının kaliteli bir şekilde yapılmasını sağlamak gereklidir.Doğal afetlerin dışındaki diğer riskleri ortadan kaldırmak ve ortamı destinasyon sürecine hazırlamak çok önemli bir konudur, devletin desteği ise ilk başta yatırım olarak bir külfet oluşturabileceği gibi ilerleyen yıllarda ise bu külfet ekonomik olarak kazanca dönüşecektir.

Özellikle bu kadar çok kültürün bir araya geldiği bir ülke olan Türkiye için destinasyon süreçlerinin çok iyi algılanması ve kaliteli bir süreç içerisinde turistlerin bu destinasyonları yaşaması ülkemizin sadece ekonomik olarak değil siyasi olarak da gelişmesi ve dünyaya açılması tanıtılması demektir.Dünyaya açılan bir ülkenin ekonomik olarak kalkınması ve hizmet sektörü ile işsizliği eritmesi muhtemeldir.

Bir destinasyon sürecinin ele alınması için gerekli şartların oluşması ya da oluşturulması bireylerin bu destinasyon süreçlerini iyi algılaması ayrıca toplumun da bu yatırımların ülke ekonomisine ve ülkedeki bireylere sağladığı katkıyı anlaması her anlamdan önemlidir.Dünyamız artık her türlü sınırları kaldıran bir dünya halini almış ve ulaşım konusunda insanlık kendisini geliştirmiştir.Destinasyon oluşturmak için ulaşım konusunda ülkemizin hiçbir sıkıntısı olmadığı gibi tam tersine avantajı dahi vardır hava,kara ve deniz yolu ile her türlü ülkeden ulaşılabilir olması, ülkemizin ulaşılabilirlik konusunu konumu itibari ile avantaja çevirmesine yol açmaktadır.

Dünya genelinde üçüncü gelir getiren alan olan turizm hem ekonomik olarak gelir getirmesi hem de iş olanağı sağlaması açısından ülkemiz için önemlidir, yeter ki bu önemi algılayan ve anlayan bireylerin ülkemizde var olması ve bu konuyu anlayabilmesi ve anlatabilmesidir.

Salih Yücel GÜR

4 Nisan 2018 Çarşamba

Akademik Gerçekler ve İdeolojiler



Akademik gerçekler üzerinden kurulan ve kurgulanan ideolojik kitaplar ve bu kitaplar aracılığı ile bireylere entegre edilmeye çalışılan hedefler ülkemizde çok büyük bir sorundur aslında.Olan ve belgeli bir olay üzerinden olayı dezenforme etme ve bireyin algıları ile oynama bireydeki ideolojik coşkuyu arttırmakta, ayrıca ideolojik bağlılığı sağlamlaştırmaktadır.

Tarihimizdeki bir olayı belgeli bir olayı özellikle çarpıtarak ve olayı ideolojik olarak ele alarak konunun bir ideolojiyi övme ve siyasi harekete fikren destek verme olarak algılanmasını sağlayan yazarlar günü geldiğinde çok farklı siyasi oluşumlar ile ittifak içerisine girmek için farklı farklı sistemler ile kitaplar yazabilirler.Kitapların gücünün eksik kaldığı yerlerde konuşmalar ve gazete haberleri izler yerlerini.Özellikle kitleyi bazı fikirlere alıştırmak ve kitlenin nabzını yoklamak için yapılan bu haberler ile gelen tepki sonucunda bireyin istenilen mesajı istenildiği gibi alıp almadığı kontrol edilir.

Ülkemizde maalesef ki bir ideoloji üzerinden yazılan ve uç ideolojide olduğu bilinen bireyler tarafından yazılan kitapların analizi iyi yapılmalıdır.Özellikle akademik olan bireylerdeki bu dezenformasyon çabasının ardında ideolojik bir gaye gelmektedir.İdeolojik gaye ardından siyasi bir rant olarak bireye geri dönmekte ve ekonomik olarak kazanç kapısı halini almaktadır.

Ülkemizdeki bireylerin daha dikkatli daha şüpheci olması okuduğu her türlü bilgiyi sorgulaması ve güvenmemesi özellikle bu yazının içerisindeki verilen verileri dahi bir süzgeç içerisinden geçirmesi için bol bol okuması gereklidir.Konuların birbirine karıştırılmaması için bu okumanın herhangi bir ideolojik görüşe göre değil her türlü yazarın kitaplarının okunması çok büyük bir fayda sağlayacaktır.Ancak ideolojik okumalardan sonra yararlanılan kaynaklara dikkatli bir biçimde ele almak o bireyin faydasınadır.Kaynakların içerisinde akademik ünvanlı kişilerin ne kadar objektif olduğu ve olabileceği belli bir araştırma süresi sonrasında bireye yansıyacaktır…

Gerçeklere ulaşmanın zaten zor olduğu bir dünyada bu kadar çok gerçekleri çarpıtan ve bu çarpıtma üzerinden rant sağlayan ekonomik çıkar sağlayan bireyler ile ülkemizin ne kadar da geriden geldiğinin görmek elbette üzücüdür.

Salih Yücel Gür

TDV İslam Ansiklopedisi Tercüme Hareketleri

Tercüme hareketlerinin temel etkenlerinden biri de jeopolitik şartlar ve bunlara bağlı olarak müslümanların tabii şekilde kadîm birikimi tevarüs etmeleridir. Değişik kaynaklarda bilim ve felsefenin Sumerler, Fenikeliler ve Mısırlılar’dan antik Yunan’a geçtiği ileri sürülmüştür. En eski düşünce tarihçilerinden biri olan Diogenes Laertios felsefenin Fenike, Mısır, Pers ve Keldânîler gibi eski medeniyetlerden Yunanlılar’a geçtiği yönünde iddialar bulunduğunu kaydetmekte, ancak bu iddialara karşı çıkarak Yunanlılar’ın felsefenin kaynağı olduğunu ileri sürmektedir (Ünlü Filozofların Yaşamları, s. 13-15). Bununla birlikte Yunanlılar ile diğer kültürler arasında hiçbir etkileşimin bulunmadığını söylemek doğru değildir. Zira -sağlamlığı bazı araştırmacılar tarafından sorgulansa da- birtakım tarihsel olgular bu tür etkileşimlerin kaynağı kabul edilebilir. Meselâ Zerdüşt hikmetlerine dair Kitâbü’l-Mevâlid adlı eserde Kral İskender’in ele geçirdiği topraklardaki astronomi, tıp, astroloji ve diğer bilimlerle ilgili eserleri Yunanca’ya tercüme ettirdiği şeklinde iddialar yer alır (Gutas, s. 46). Fârâbî de felsefî ilimlerin eski Irak halkı olan Keldânîler’de bulunduğunu ve onlardan Mısır’a, Mısır’dan Yunanlılar’a, onlardan da Süryânîler’e ve Araplar’a geçtiğini belirtmektedir (Tahsîlü’s-saâde, s. 54). Yine tercümeler döneminin en büyük düşünürlerinden Câhiz’in kadîm mirasın çevrilmesi hususundaki ifadeleri intikalin mantığını gösterir: Hint kitapları nakledildi, Yunan hikmetleri tercüme edildi, Fars âdâb ve hikemiyatı tahvil edildi. Onların bir kısmı çok iyiydi, bazıları ise eksikler taşıyordu ... Zaten bu kitaplar milletten millete, asırdan asıra, dilden dile nakledilmiş ve bize kadar ulaşmıştır. Öyle ki biz tevarüs edenlerin ve inceleyenlerin sonuncusuyuz (Kitâbü’l-Ĥayevân, I, 75). Bu türden aktarım hareketlerini dikkate alan bazı modern yazarlar bu tabii intikal durumlarını öğretim merkezlerinin aktarımı şeklinde adlandırmıştır. Buna göre İlkçağ ve Ortaçağ’da öğretim merkezlerinin nakli birkaç defa gerçekleşmiştir. Bunlardan biri Atina’dan İran’a ve İran’dan Harran’a doğru, diğeri İskenderiye’den VII ve VIII. yüzyılın Suriye manastırlarına doğru, üçüncü bir hareket Süryânî kültüründen Arap kültürüne, yani İskenderiye’den Bağdat’a doğru olmuştur. Bu yaklaşım çerçevesinde Ortaçağ Felsefesi adlı eserini kaleme alan Alain de Libera söz konusu aktarımın devamını ifade ederken, “Bağdat’tan Kurtuba’ya, sonra Toledo’ya, başka bir deyişle müslüman Doğu’dan müslüman Batı’ya ve oradan hıristiyan Batı’ya giden yeni bir aktarım sayesinde hıristiyan Batı derin uykusundan uyanacaktı” demektedir (s. 21).


TDV İslam Ansiklopedisinden

Müslüman âlimler, Allah’ın tabiatı ve tevhidin teslîsten üstünlüğü hakkında hıristiyanlarla tartışmaya girdiklerinde karşı tarafın Aristo mantığını ve eski Yunan filozoflarının fikirlerinden hareketle cevap vermeleri müslüman âlimlerde ve hükümdarlarda aklî ilimlere karşı ilgi uyandırmış, bu ilgi onları mevcut ilim ve düşünce ürünlerini Arapça’ya çevirmenin gerekli olduğu fikrine götürmüştür. Bu bağlamda Câhiz’in er-Red Ǿale’n-naśârâ adlı eserinde bilhassa hıristiyan olan Bizanslılar’la kadîm hükemâ arasında yaptığı bilinçli ayırım önemli fikirler vermektedir. Buna göre sıradan insanlar hıristiyanların ve Bizanslılar’ın hikmete ve beyana sahip bulunmadıklarını, yalnızca oymacılık, marangozluk, tasvir ve ipek dokumacılığında becerikli olduklarını bilselerdi onları edip diye görmekten vazgeçer, filozof ve hükemâ kayıtlarından adlarını silerdi. Çünkü mantık kitapları, el-Kevn ve’l-fesâd ve el-Âŝârü’l-Ǿulviyye gibi eserler ne Bizanslı ne de hıristiyan olan Aristo’ya aittir. el-Mecisŧî’yi yazan Batlamyus da ne Bizanslı ne de hıristiyandır. Uśûlü’l-hendese’yi kaleme alan Euclides veya tıp kitabını yazan Câlînûs da Bizanslı veya hıristiyan değildir. Aynı şey Demokritos, Hipokrat, Eflâtun ve daha birçokları için de geçerlidir. Bu insanlar yok olup gitmiştir; fakat onlar aklî mirası yaşamaya devam eden bir milletin, Yunanlılar’ın üyeleriydi. Yunanlılar’ın Bizanslılar’dan farklı bir dinleri ve farklı kültürleri vardı (er-Red Ǿale’n-naśârâ, s. 314, 315).

29 Mart 2018 Perşembe

16 Mart 2018 Cuma

Bireysel ve Bilgisel Silahlanma




İnsanoğlunun tarihinde geçmişten günümüze kadar olan süreci incelediğimizde silahlanmanın aslında çok farklı şekillerde ve yapılarda olduğunu görebiliriz.Bireylerin yaşadığı toplumlara ve sosyal çevreye göre değişen silah ve silahlanma,savunma çeşitleri ve yöntemleri günümüzde çok farklı bir şekil almış durumdadır.Teknolojinin ve iletişimin çok hızlı bir boyut kazanması ile silahlanma artık çok farklı bir boyuttadır.

Geçmiş dönemlerde bireylerin savaşmak ve kendilerini korumak için karşı bireylere karşı edindiği silahlar kesici delici aletler olarak nitelendirilebilirdi daha sonrasında ise tabanca barutun keşfi ile ortaya çıktı.İlerleyen zamanlarda ise kimyasal silahlardan olan nükleer silahlar baş gösterdi.

İnsanoğlunun içerisinde bulunan içgüdüsel bir davranış olan silahlanma aslında her bireyin kendisini savunma esaslı olarak ortaya çıkmıştır.Bir devletin silahlanması o devletin içerisindeki bireylerin devletten beklediği kendi içgüdüsel koruma ihtiyacının göstergesinden ibarettir.

Bugün artık dünyamızda iki tip silahlanma biçimi baş göstermektedir;

a-) Bireysel Silahlanma

          b-) Bilgisel Silahlanma

                Bireysel silahlanmayı sadece bireyin kendi çabaları ve ekonomik geliri ile silah edinmesi olarak görmemeliyiz.Bir bireyin yaşadığı devlet içerisindeki kendisini koruma ve savunma içgüdüsünden ortaya çıkan silahlanma biçimine de bireysel silahlanma denilebilir.Buradaki bireysel silahlanma konusunu ele alır iken sadece ama sadece bireyin kendi imkanlarını değil.Bireyin etki ettiği mekanizmaları ve sistemleri de ele almak gereklidir.
               
Bilgisel silahlanma ise bugün ortaya çıkmış devletlerin ve şirketlerin her alanda birbirleri ile karma şekilde yarıştığı bir koşudur.Bu koşu ile ilgili her türlü bilimsel akademik çalışma özenle verilere dökülür ve özenle saklanır.Bu tür verilen ve arşivlerin çoğunlukla normal bireyler tarafından ulaşıma kapalı olması gereklidir.Bilgisel silahlanma örneğini gördüğümüz yüksek düzeyde teknolojiye sahip devletlerin bireyler ile iletişime geçmesi çok farklıdır.Bireyleri ve kendi toplumlarını yönlendirmesi ve yönetmesi ise gerçekten çok kurnazcadır.
               
Bu silahlanma şekillerini kısaca inceledikten sonra ABD ve Sovyetler arasında imzalanan nükleer silahlanma ile ilgili araştırma yapılamayacağına dair bir antlaşmayı sizlere hatırlatmak isterim.Bu antlaşmaya göre suyun ve toprağın üzerinde herhangi bir nükleer silah araştırmasının yapılmayacağını birbirlerine vaat eden bu iki büyük güç bu antlaşma sonrasında nükleer araştırmalarını toprağın altında yapmaya devam etmiştir.
                
            Bugün tabi ki silahlanmayı sadece ama sadece tabanca ve ateşli silahlar olarak sınırlı bir hale getirmek yanlıştır.Bugün o kadar büyük ve zararsız gibi gözüken silahlar icat ettik ki sanal ortamdan istediğimiz bilgiyi kurgusal gerçeklik ile kurgulayabilir içerisine biraz ideoloji entegre edebilir ve toplumlara birer inanç sunabiliriz.Bu tür çalışmaların hala yapıldığını yaşadığımız ülke üzerinde yazılan akademik çalışmalarda görebiliyoruz.Diğer yandan elbette objektif ve gerçekten akademisyen olan gerçekleri yazan yabancı akademisyenler de mevcuttur…

           Silahlanma ne kadar kötü gibi gözükse de güç dengesi bakımından tam anlamıyla bir raya oturduğunda aslında barışı sağlamak için en iyi yöntem olarak gözükmektedir.Geri kalmış ülkelerin silahlanmak ve kendilerini korumak için gelişime daha açık olduklarını görebiliriz.Kimi toplumlarda ise onlara saldıran büyük devletler bilgisel silahlanma ile onları dezenforme edebilmektedirler.

Salih Yücel GÜR


8 Mart 2018 Perşembe

Kurgusal Gerçeklik


Kurgusal gerçeklik


Eğer sizin de bir kurgusal gerçekliğiniz var ise siz de inanç denilen nehirden istediğiniz kadar içebilirsiniz.Bugün kurgusal gerçekliği kullanan ideolojik gazeteler mevcuttur.Onlar sizlere fikirlerini pomplamak için resim video v.b gibi aracıları çarpıtarak yansıtırlar.


Bugün bu metodu psikolojik harp teknikleri ile birleştiren birimler mevcuttur.Hatta ve hatta bugün değil dün yani geçmişte bile vardır kurgusal gerçeklik.


Aynı yukarıdaki fotoğrafdaki gibi ön planda bir portakal arkasında ise bir tavşan gözükmektedir.


Bugün ideolojiler üzerinden her türlü kurgusal gerçeklik ortaya koyan psikolojik harp metodları uygulayan birimler mevcuttur.Bunlar birer hikaye ve saçmalık olarak gelebilir ancak eğitim ile saldırmak bir toplumda çok büyük ve uzun dönemler kapanmayacak ve toparlanmayacak yaralar oluşturur.

Bugün toplumumuzda olan oluşan sorunların çoğu bu tür bir saldırı tipinden kaynaklıdır.Eğitim ile saldırıların olduğu aşağılanmaların olduğu ve bizlerin bunun farkında bile olmadığımız bir dünya,elbette ilgi çekici hiç olmaz ise bunları tek tek detaylandırıp bulan ve aptallar diyecek bireylerin toplumdan çıkması.

Ancak diğer yandan bu tür hikayelere ideolojileri yüzünden kapılan ve inanan ve girdabın içerisinde sürüklenen çok insanımız var bu kurgusal gerçekliklerden bir tanesi resmi tarih tezidir.Resmi tarih tezine göre devletler kendi tarihlerini yazmış ve toplumlara bunu entegre etmek için kendi tarihlerini okullarda ders olarak okutmuştur.Yani bir nevi tarih biliminin bir nevi bazı konularda sakladığı bilgilerin olduğunu iddia eder ve belge ve kanıt yerine gazete haberleri ideolojik olan bireylerin yazdıklarını ele alırlar.

Ya da Türkiye’deki gibi bazı madde bağımlısı kişilerin yazdıklarını allayıp pullayıp önümüze sürerler sonra da dönüp şöyle

-Gördünüz mü işte Resmi Tarih

Falan gibi saçma sapan zırvalıklara inanırlar.Resmi tarih denilen olayı tezatlamak için tarih içerisinde araştırma yapmak resmi tarih denilen şeyin olmadığının göstergesidir zaten.Bir birey bir konu hakkında bilgi sahibi olmak için tarih biliminden yararlanır araştırma yapar ancak devletler bu bilimin hepsini ders olarak yansıtamaz.Toplumda her işin bir ustası var denilmesinin sebebi de budur zaten.

Okumayan detaylandırmayan araştırmayan toplumlarda bu tür sorunların her zaman olduğu zaten ortadadır.Bir de bu sorunları ideolojik olarak entegre edebilir iseniz eğer ortaya çok güzel sürüler çıkmaktadır.İstediğiniz alana sürebilirsiniz onları hem fikri hemde fiziki.İstediğiniz kişiye saldırtabilirsiniz onları işte bu kadar basit…

Salih Yücel GÜR