12 Nisan 2020 Pazar

Çözümlemeden Tedaviye: Wittgenstein “Felsefesi” Üzerine Notlar / Harun TEPE


'' Tractatus Logico Philosophicus bir doktora tezi olarak kabul edilerek ona felsefede doktora derecesinin verilmesi ve Cambridge’de ders vermesine izin verilmesi, onun olağandışı bir düşünür olduğunun açık bir kanıtıdır. ''

'' Wittgenstein’ın çok yönlü felsefesinin arkasında onun etkilendiği kişilerin çok yönlülüğünün de etkisi olduğu düşünülmektedir. Bir yandan Frege ve Russell gibi dil (anlam) ve mantık (matematik) felsefesi filozoflarının çalışmaları onu felsefeye yöneltirken, diğer yandan bu felsefe yapma biçimine çok uzak duran Schopenhauer, Kierkegaard, Freud ve Otto Weininger gibi kişilerin düşüncelerinin onun üzerinde etkili olduğu görülmektedir. İkinci döneminde daha yakın olduğu G. E. Moore da onun etkilendiği, ama Russell ve Frege gibi hayran olmadığı, kişilerden biridir. Sluga bu listeyi biraz daha genişleterek onun etkilendiği Viyanalı bilim adamları ve filozoflar arasına fizikçi Rudolf Boltzmann, filozoflar Ernst Mach ve Moritz Schlick, Sigmund Freud ile Otto Weininger (cinsellik filozofu), Fritz Mauthner (eleştiri ve dil filozofu), Karl Kraus (politika ve kültür hicivcisi) ve Adolf Loos (mimar) gibi Viyanalı ünlü kişileri de ekler (1996: 3). Onun yazılarında ele aldığı farklı felsefe konuları düşünüldüğünde, bu listenin daha da uzatılabileceği açıktır. ''

'' Kendisiyle çelişkiye düşmemek için Wittgenstein burada merdiven metaforunu2 kullanır. Duvarı aşmak için kullanılan, duvarı aştıktan sonra devrilmesi gereken bir merdiven gibi, Tractatus’un tümcelerini de devirmeye veya aşmaya çağırır okuyucuyu. Bu felsefenin de sonudur. Felsefede bilgiler, anlamlı tümceler yoktur. Felsefe bir öğreti değil, bir etkinliktir, bir çözümleme etkinliğidir. Bu aynı zamanda onun bu dönemdeki felsefe anlayışının ifadesidir. Wittgenstein da felsefeyi bırakarak daha anlamlı bulduğu işleri yapmak için geri Viyana’ya döner. Bu felsefi notlar almaya olmasa da akademik felsefe yapmaya verilen uzun bir ara olacaktır. ''

'' II. Dünya Savaşı yıllarında algı ve bilgi onun yeni ilgi alanı olur. Dilin öğrenim sürecine sıkça göndermede bulunur. Çocuğun dil öğrenmesinin aslında yeni bir yaşam biçiminin öğrenilmesi olduğunu görür. Dilde ve herhangi bir dünya kavrayışında varsayılan doğal ve kültürel koşulların tümü anlamında yaşam biçimi kavramı sıkça kullanılmaya başlanır. Kesinlik Üzerine’de her inancın birlikte bir dünya görüşü oluşturdukları bir inançlar sisteminin parçası olduğunu, bir inancı onaylamanın veya yadsımanın böyle bir inançlar sistemini varsaydığını ve onun bir parçası olduğunu söyler. Bununla yapmak istediği göreciliğin bir savunusundan ziyade, yaşam biçimlerinin, dünya görüşlerinin ve dil oyunlarının bütünüyle dünyanın yapısı tarafından sınırlandığını ortaya koymaktır. Dünya bize hangi dil oyunlarının oynanabileceğini öğretmektedir (Sluga, 1996: 22). Bununla birlikte de hangi dil oyunlarının oynanamayacağını da.'' 

8 Nisan 2020 Çarşamba

Erving Goffman’ın Benlik Kavramı ve İnsan Doğası Varsayımı Aydın Bayad


Toplumsal kategoriler hep vardı ve olmaya da devam edecek ancak çağımız açısından performansın artan ivmesiyle kategorilerin değişim, dönüşüm ve organizasyonunu anlamak için Goffman’ın yaklaşımı, içinde yaşadığımız postmodern/tüketim toplumu/ileri kapitalizm döneminde oldukça işlevsel gözükmektedir. Sadece kendi eserleri değil ondan ilham alan düşünürleri de ele aldığımız da Goffman’ın mikro dünyası gittikçe büyüyor gibi durmaktadır.

Ancak Goffman yüz yüze etkileşim sırasında sergilediğimiz bireysel farklılık ya da öznellik konusunu hafife almaz. Hatta benlik sunumu onun çalışmaları için önemli bir başlıktır. Kişinin veya bireyin ötekilerle karşılaşması durumunda kendisini nasıl yeniden ele aldığını, nasıl yeni bir şekilde sunduğunu ve bunun için nasıl yeni stratejiler gerçekleştirdiğini benlik sunumu kavramını kullanarak açıklar. İnsanların ötekiyle veya ötekilerle karşılaşması durumunda verdiği izlenimler ve vermeyi istemediği, kaçındığı ancak başkaları tarafından fark edilen veya edilmeyen izlenimlerden oluşan benlik sunum stratejileri kişinin bireysel özelliklerine göre farklılaşabilir. Bu farklılaşmayı olanaklı kılan Goffman’ın ikili benlik tanımıdır. Ona göre uzlaşımsal (consensual) benlik etkileşim sırasında ortaya konan hem icracı hem de izleyenin pratikleri sonucu şekillenen benlik ile oyun oynayan (player) benlik aynı anda her bireye içkin bir şekilde vardır. Çünkü birey öteki ile ilişkiye geçtiği anda aslında öteki karşısında bir sahneye çıkar ve bu sahnede bazı şeyleri ileterek bazı şeyleri ise iletmeyerek veya bazı şeylerin üstüne örterek etkileşime girer.

Kimlik etiketinin neyle doldurulacağından bağımsız olarak (biyolojik özel- likler, etnik miras, kültürel örüntü… vs.) değişebilen ve uzlaşmaya açık bir mekanizmasının var olabileceği fikri psikoloji alanında da yankı bulmuştur. Erikson’dan beri bireyin temelinde yatan bir süreç olarak tanımlanan kimliğin aşamalı olarak tamamlandığı –tamamlanması gerektiği- düşünülmektedir. Psikolojik bir ihtiyaç olarak ele alınan kimlik evrensellik iddiası taşımaktadır. Oysa 20. yy öncesi toplumlarında insanlar kendilerini ifade etmek için çeşitli kavram ve düzlem kullanırken, günümüzde kimliğe olan bağımlılığımız ancak yaşadığımız çağ ve onun getirisi olan sosyal organizasyonlarda aranabilir. Goffman’ın Anglo-Amerikan toplumunda benliğin yapısı hakkında söyledik- leri, özellikle çift kutuplu dünyanın sona ermesinin ardından neo-liberalizmin küresel sermaye ağı ve kültür endüstrisinin yayılımıyla gittikçe daha geniş coğrafyaları kapsamaktadır.

Erving Goffman: Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu A. Banu Hülür


Kişi, bazen bilinçli bazen de bilinçsiz olarak izlenim oluşturabilir (s. 19-20). Kimi zaman kişi istediği izlenimi oluşturmak için ince hesaplarla kendini ifade etmek için çaba sarf ederken bazen de eylemleri planlı da olsa bu eylem spontane gelişebilir. Toplumsal statüsü bunu gerektirdiği için ya da belli bir gruba dâhil olup, uyum göstermesi gerektirdiği için böyle davranabilir. Kişiye çevredekilerin verdiği tepki, kişinin kontrol etmesinin daha kolay olduğu “büyük ölçüde sözel ifadelerini kapsayan kısım” ve kontrol etmesinin daha zor olduğu “büyük ölçüde yaydığı ifadelerden oluşan kısım”dan oluşur. Birey daha çok kendi iletişimin yalnızca tek bir kanalının farkındayken şahitler hem kanalın hem ikinci bir kanalın farkındadır.

Benliğin sunumuyla ilgili ilk kavram “performans”tır (s. 29-31). Performans, bir kimsenin belli gözlemciler önünde bulunduğu süre boyunca gerçekleştirdiği ve gözlemciler üzerinde etkisi olan faaliyetlerdir. Kişi oyununu performanslarla gerçekleştirir. Performans gerçekleştirirken kişi kendi oyununa inanabilir, sahnelediği gerçekliğin gerçek olduğuna içtenlikle inanabilir ya da kendi oyununa inanmadığı gibi başkalarının ne düşüneceği de pek umurunda olmayarak kinik bir yaklaşım sergileyebilir. Kinik yaklaşım genellikle özel kazanç ya da çıkar için olmayıp toplumsal iyilik için de olabilmektedir. Örneğin, müşterilerini plasebo vererek tatmin etmek zorunda kalan bir doktor kinik oyuncuya iyi bir örnek oluşturur.

15 Mart 2020 Pazar

Bilgi Toplum Birey Üçlemesinde Sistemler


Bir sistemin o sistemin içerisindekiler tarafından iyi anlaşılamaması o sistemin hedeflerinden sapmasına, farklı yollara uğramasına yol açmaktadır. Bir ülkenin kurucu unsurunun fikirleri o ülkenin gelecekteki adımlarının doğru ya da yanlış olduğunun göstergesidir. Kurucu unsurun fikirleri bilim ve akılcı düşünce ile ters düştüğünde ( Türk Tarih Tezi  ters düşmüş Atatürk geri adım atmıştır ) bu kurucu unsurun akılcı yaklaşımına bağlı olarak devletin kurulduğu dönem ortaya koyulmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin temellerinin iyi anlaşılması bakımından devletin temel esasları olan Mustafa Kemal Atatürk'ün fikirleri iyi okunmalı anlaşılmalı ve kavranmalıdır. Rehber niteliğinde olan bu fikirler devletin ve milletin ilerlemesinde temel kaynak olarak kullanılmalıdır.

Ancak bu fikirleri zamanla dezenforme eden yayınlarda bulunan bireyler bu sistemin ne demek istediğini anlayamamış ve Mustafa Kemal gibi bir dehanın yaptığı devrimleri dezenforme etme cüretini göstermişlerdir. Bireysel olarak akılcı ve bilimsel düşünceye gösterdiği önemin ortada olduğu bu deha, ülkemizdeki dezenformasyonlar sonucunda fikirlerinin çarpıtılması ile çok farklı bir hal almıştır. Devletin üniter ve laik yapısını dahi eleştirebilen bireylerin çıktığı bu toplum, elbette korkulacak düzeyde cehaletin olduğu bir toplumdur. Diğer yönden asıl önemli olan ise bu cehaletin örgütlü hale gelmesidir. Bu cehalet ki bizi her türlü felakete doğru sürükleyebilecek bir cehalettir.

Ülkemizin yaşadığı sıkıntılar göz önüne alındığında bu süreçleri nasıl? neden? niçin? yaşandığını sorgulamak için önce eğitimli bireylere sahip olmamız gerektiğini bilmemiz gereklidir. Her bireyin bu toplumdaki her yorumu ne yazık ki kendi düşüncesinden öte mensup olduğu kitlenin düşüncesinin yansımasıdır. Fikirlerinizin temelini sorgulayamadığınız sürece fikirlerinizin özgür ya da özgürlüğü getirebilecek bir fikir olduğunu iddia etmeniz cehaletinizin göstergesidir. Bu cehalet içerisinde davranmamak adına eğitimi iyi algılamaya çalışmalıyız. Eğitimi iyi algılayan bireylerin olduğu toplumlarda eleştiri kültürü yerleşmiş ve bireylerin iletişim kurabildiği toplumlar haline gelmiştir. Bu iletişim süreci bireyin yaşadığı ortamda aileden aldığı kültüre kadar götürülebilir. ( Edward T. Hall )

Aynı kültürü paylaşan insanlar arasındaki iletişim hızı elbette daha hızlıdır bu yüzden toplumlarımızın ortak bir kültür oluşturması gerektiğini bunun da eğitim ile olacağını öngören çok sayıda aydın akademisyen mevcuttur. Ancak ortak bir kültür demek ulusumuzu oluşturan halkların kültürlerinin de biraz dezenforme olması demektir. Zamanla bu dezenformasyona uğrayan kültürlerin bireyleri bu dezenformasyonunun kaynağının devlet eli ile olduğunu öne sürmekte ancak bu dezeformasyon sürecindeki globelleşme ve kapitalizm gibi kavramları görememektedirler.

Evrenselleşen bir dünyada evrensel anlamda bir kültürel dezenformasyon olması gayet doğaldır, bu yüzden bu tür kültürel dezenformasyonların ne gibi artı ve eksilerinin olduğunu iyi tahlil etmek gereklidir. Bu tür dezenformasyonlar bireyler arasındaki iletişimi diğer yandan hızlandırdığı gibi iletişimin kalitesini de sorgulatmaktadır. Ülkemizdeki kültürlerin bu kadar farklı ve değişken olması dikkat çekici ve araştırılması gereken bir diğer konudur. Diğer yandan ülkemizin sınırları içerisinde bulunan kültürler de canlı ve cansız kültürler olarak başta ikiye ayrılmaktadır. Geçmişten bugüne kadar gelen cansız kültürlerin bıraktığı bazı geleneklerin hala diğer kültürler arasında yaşaması aslında kültürlerin bir anlamda da birbiri içerisine girdiğinin göstergesidir. Cansız kültürlerin bazı geleneklerinin canlı kültürler içerisinde hala mevcut olması çok farklı bir anlam ifade etmesidir bu geleneklerin de içerisinde bulunduğu kültürlere göre yeniden şekil alması ise ayrı bir inceleme konusudur.  

Türkiye bu anlamda en zengin ülkelerden biridir ancak bu zenginliğin iyi tarafı destinasyon süreçlerinin oluşturulmasında seçeneklerin fazla olması ancak ülke içerisindeki kültürel değişkenliğin gösterdiği iletişimin kalitesizliği bizi bir yandan ortak bir noktada buluşamaz hale getirirken, diğer yandan destinasyon süreçleri ile ülkemizin turizm alanında iyi bir ekonomiye sahip olmasını da sağlayabilmektedir.

Bireylerin ülkesine yapacağı en büyük fayda öncelikle kendisini geliştirmesi ve kendisinin ardından etrafındaki bireyleri geliştirmesi için adım atmasını sağlamaktır. Kendisinin gelişim sürecinde bir diploma edinmesi v.b gibi bir konu illa ki gerekli değildir. Boş zamanlarını gerçekten faydalı, akademik alanlara harcaması bireyin topluma ve diğer bireylere verebileceği en büyük hediyedir. Yakın zamana kadar bu tür bir akademik ilginin olmaması olmayacağı anlamına gelmemektedir. Evrenselleşen kültürün en büyük etkisi bilgiye ulaşmada hızlanmanın artmasıdır. Elbette gerçek bilgiye ulaşamayan bireylerin de olması gayet doğaldır bilgi okur-yazarlığı ve bilgi hiyerarşisi bu yüzden önemlidir.

Salih Yücel GÜR

11 Mart 2020 Çarşamba

Evrensel Anlamda Ekonomik Kriz, Uygulamalar ve Söylemler



Ekonomik krizi evrensel anlamda yaşadığımız dönemde her ülkeyi etkilemesi sonucunda her devletin lideri uygulamada ve söylemde tezatlıklarda bulunmaya başlamıştır.

Uygulama bir devletin o konuda ne kadar ciddi olduğunun tek kanıtı ve göstergesidir.


Söylem ise daha sade, sadece kitleye yönelik , kitlenin duymak istediği cümlelerdir.


Yaşadığımız bu dönemde Amerika,Rusya,İngiltere,Almanya ve Çin gibi ülkelerde bile bu olay kendisini ekonomik skandallar ile göstermiştir.Borsa ve paradan para kazanmamızı sağlayan bu ekonomik sistemin nereye kadar bizi böyle idare edeceği meçhuldur.


Ancak bu kapitalist sistemin insanlar arasında bir yarışa yol açtığı ve bu yarış sayesinde ilerlemenin daha da hızlandığı tartışılamaz bir gerçek olduğu kadar kapitalist sistem bazı noktalarda toplumları en olmaz çıkmazlara sokmuş hatta devletleri bu yarışa girmeye zorlamıştır.Tabi ki burada bu sistemin uygulayıcılarının aldıkları yanlış kararların da etkisi çok büyüktür.


Panama skandalı v.b gibi bazı skandallar devletlerin artık birbirleri ile savaşlarının ekonomik cepheye evrildiğinin göstergesidir.Üretim arge ve bilim üçlüsünün birleştiği ve bunun da yetmediği, üstüne evrensel anlamda markalaşmanın geldiği süreçleri erken yaşayan ülkeler çok şanslı ülkelerdir.


Ancak diğer yandan sadece ama sadece konumları yani jeopolitik konumları ile değer kazanan ve güç dengeleri çok fazla olan ülkeler mevcuttur.Bölgesel anlamda bir ittifak oluşturmaya çalışmaları sadece bir çabadan ibaret kalmaktadır.


Büyük devletlerin büyük olmaları risk almalarında ve bu risk sürecini bilimsel anlamda anlamlandırmalarında yatmaktadır.Risk süreci boyunca analistler bu süreci matematiksel sosyolojik ve ekonomik v.b gibi farklı alanlarda anlamlar yükleyerek ve yorumlayarak risk sürecinden kazanılan faktörlerin analizini yaparlar...


Bu faktörler sonucunda alınan kararların ne kadar devletleri ileriye taşıdığı tartışılır ve zamanla alınan risk toplum tarafından sorgulanın buradaki toplumu oluşturan bireylerin eğitimi yaşı zihniyeti v.b gibi değerler önem arz eder.Bu değerler o toplumun devletin aldığı riski algılamasındaki temel faktörlerdir.


07.03.2020

Salih Yücel GÜR

12 Şubat 2020 Çarşamba

Bir Yanılsamanın Geleceği ‘ Sigmund Freud


Kitlenin bir azınlık tarafından denetiminden vazgeçmek ne kadar olanaksızsa, uygarlığın işleyişinde zordan vazgeçmek de o kadar olanaksızdır. Çünkü kitleler tembel ve bilinçsizdirler; içgüdüsel feragatten hoşlanmazlar ve bunun kaçınılmazlığı konusunda tartışma yoluyla ikna edilemezler. Kitleleri oluşturan bireyler, disiplinsizliğin dinginsizce uygulanması konusunda birbirlerini desteklerler. Ancak bir örnek oluşturabilen ve kitlelerin önder olarak tanıdığı bireylerin etkileri aracılığıyla çalışmaya ve uygarlığın varlığının bağlı olduğu feragatlerde bulunmaya yöneltilebilirler. Eğer önderler yaşam gerekleri konusunda üstün iç görü sahibi ve kendi içgüdüsel arzularına hâkim olmada yükselmiş insanlarsa her şey yolundadır. Ama etkilerini yitirmemek için kitleye onun kendilerine gösterdiğinden daha fazla müsamaha göstermeleri tehlikesi vardır ve dolayısıyla iktidar araçlarını kendi ellerinde tutarak kitleden bağımsız olmaları gerektiği düşünülebilir. Kısaca belirtmek gerekirse, uygarlığın kurallarına ancak belirli bir derecede zor uygulanmasıyla geçerlilik kazandırılabileceği gerçeğinden sorumlu olan iki yaygın insani özellik vardır. İnsanlar kendiliklerinden çalışmaktan hoşlanmazlar ve tutkuları karşısında mantıksal tartışmalar yararsızdır.

16 Ekim 2019 Çarşamba

21.yy için 21 Ders / Harari

'' Ne yazık ki içinde bulunduğumuz siyasal ortamda liberalizm ve demokrasiye dair her tür eleştirel düşünce insanlığın geleceğini dürüstçe tartışmak yerine, tek derdi liberal demokrasinin itibarını sarsmak olan otokratlarla farklı dar görüşlü akımlar tarafından gasp edilip kullanılabiliyor.Bu tarz yaklaşımlar liberal demokrasinin sorunlarını masaya yatırmaktan hoşnutken kendilerine yöneltilen eleştirilereyse neredeyse hiç tahammülleri yok. '' 

'' Artık bu vaat gerçekleşmeyebilir gibi görünüyor. Küreselleşme kesinlikle geniş bir insan kesiminin işine yaradı ama hem toplumlar arasında hem de bir toplumun kendi içinde eşitsizlik artışının emareleri görülüyor. Küreselleşmenin meyveleri giderek belli grupların tekeline girerken milyarlarca insan geride bırakılıyor. Şimdiden en zengin yüzde ı'lik grup dünya servetinin yarısını elinde tutuyor. Daha da tedirgin edici olanı, en zengin yüz kişinin servetinin en yoksul dört milyar insanın toplam servetinden çok olması. '' 

'' Şahsi hayatlarımızın böyle küresel bir boyut taşıması dini ve siyasi önyargılarımızın,ırk ve toplumsal cinsiyet ayrıcalıklarımızın, kurumsal zulümlere farkında olmaksızın yardım ve yataklık edişimizin su yüzüne çıkarılmasının her zamankinden daha önemli olduğu anlamına geliyor. Peki bu gerçekçi bir girişim mi? Ufkumu aşan, bütünüyle insan kontrolünün dışında dönen ve tüm tanrılarla ideolojilere gölge düşüren bir dünyada sağlam bir etik zemin bulmam mümkün mü? '' 

'' Ne yazık ki bu durum geleneksel dinleri çarenin değil, insanlığın dertlerinin bir parçası kılıyor. Dinler hala milli kimlikleri temellendirecek ve hatta III. Dünya Savaşı'na sebep verebilecek ölçüde siyasi güç sahibi. Ama küresel sorunları alevlendirmek değil de söndürmek sözkonusu olduğunda sundukları pek bir şey yok gibi görünüyor. Çoğu geleneksel din evrensel değerleri benimseyip kozmik ölçekte geçerlilik iddiasında bulunsa da günümüzde çoğunlukla çağdaş milliyetçiliğin yardakçısı rolünde kullanılıyorlar; bu Kuzey Kore' de de, Rusya, İran ya da İsrail' de de böyle. Bu yüzden milli farkları aşmayı ve nükleer savaş, ekolojik çöküş ve teknolojik sıçrama gibi tehditlere küresel çözümler getirmeyi daha da zorlaştırıyorlar. ''

'' O zaman, aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık bir durumda sıkışıp kalmış bulunuyoruz. İnsanlık tek bir medeniyet artık ve nükleer savaş, ekolojik çöküş ve teknolojik sıçrama gibi sorunlar sadece küresel düzeyde çözülebilir. Öte yandan milliyetçilik ve din, medeniyetimizi farklı ve birbirine düşman kamplara bölmeyi sürdürüyor. Küresel sorunlarla yerel kimliklerin bu şekilde çarpışması şu günlerde dünyanın en büyük çokkültürlü deneyinin, Avrupa Birliği'nin yakasına yapışan krizde kendini gösteriyor. Evrensel liberal değerlere erişme umudu üzerine inşa edilen Avrupa Birliği, entegrasyon ve göç meselelerinin beraberinde getirdiği zorluklar yüzünden dağılmanın eşiğinde ayakta durmaya çalışıyor. ''

Bu kısımdaki alıntım biraz uzun ancak gerçekten çok önemli bir kısım olarak görüyorum bu aşağıdaki paylaştığım kısmı 

'' Geleneksel ırkçılık sırtını biyoloji kuramlarına dayamıştı. 189o'larda ya da 193o'larda Birleşik Krallık, Avustralya ve ABD gibi ülkelerde yaşayanlar kalıtsal bir biyolojik unsurun Afrikalı ve Çinli insanları yapı itibarıyla Avrupalılardan daha az zeki, daha az girişken ve daha az ahlaklı yaptığına inanıyorlardı.Sorun kanlarındaydı. Bu tarz görüşler hem siyasi arenada saygı görüyor hem de bilimsel altyapıyla destekleniyordu. Oysa günümüzde pek çok insan ırkçı beyanlarda bulunsa da bu görüşler hiçbir bilimsel altyapıya sahip değil ve öyle bir siyasi saygı da görmüyor; tabii kültürel terimlerle başka bir şekilde ifade edilmedilerse. Siyahlar genlerinin niteliği düşük olduğu için suç işlemeye eğilimlidir deme modası geçti; artık işlevsiz altkültürlerden geldikleri için suç işlemeye meyilliler demek moda.

Örneğin ABD' de kimi parti ve liderler ayrımcı politikaları açıkça destekleyip sık sık Afrika ve Latin kökenli Amerikalılar ve Müslümanlar hakkında atıp tutuyorlar ama DNA'larında bir sorun var demiyorlar. Sıkıntının kaynağı olarak kültürleri gösteriyorlar. Dolayısıyla Başkan Trump Haiti, El Salvador ve kimi Afrika ülkelerine "bok çukuru" yakıştırması yaparken, belli ki bu yerlerin kültürleriyle ilgili görüşünü beyan ediyor, genetik yapılarına dair bir şey söylemiyordu. 2 Trump başka bir seferinde ABD'ye göç eden Meksikalılar hakkında şu şekilde konuşmuştu: "Meksika bize insan gönderdiğinde en iyileri göndermiyor. Bir sürü sorunu olan insanlar gönderiyor ve bu sorunlar buraya taşınıyor. Uyuşturucu getiriyorlar. Suç getiriyorlar. Tecavüzcü bunlar. Sanıyorum bir kısmı da iyi insandır." Bu çok yakışıksız bir iddia ama biyolojik açıdan değil sosyolojik açıdan yakışıksız. Trump Meksikalı kanı iyilikten nasibini almamıştır demiyor; iyi Meksikalılar Rio Grande'nin güneyinde kalıyor diyor sadece.3

Tartışmanın odağında yine de insan bedeni; Latin Amerikalı bedeni, Afrikalı bedeni, Çinli bedeni var. Ten rengi pek bir mühim. Derinizde fazlaca melanin pigmentiyle New York sokaklarında dolanıyorsanız, nereye gidiyor olursanız olun, polis size şüpheyle yaklaşır. Ama hem Başkan Trump hem de Başkan Obama gibiler ten renginin önemini kültürel ve tarihsel bağlamda ifade eder. Polisin ten renginize şüpheyle yaklaşmasının altında yatan gerekçe biyolojik değil tarihseldir. Tahminen Obama ve benzerleri, polisin ön yargısının kölelik gibi olumsuz tarihsel hatalardan kaynaklandığını açıklayacaktır. Trump ve benzerleriyse siyahların suç işlemesini, beyaz liberaller ve siyah toplulukların yaptığı tarihsel hataların olumsuz mirası olarak görecektir. Her iki koşulda da Delhi'den gelmiş Amerikan tarihinden bihaber bir turist bile olsanız bu tarihin yol açtığı sonuçların vebalini çekmek zorunda kalırsınız.

Biyolojiden kültüre geçiş, anlamsız bir teknik dil değişikliği değil. Uygulamaya etki eden kimi iyi kimi kötü sonuçlar doğuran kapsamlı bir geçiş. Öncelikle, kültür biyolojiden daha kolay şekillendirilebilir. Bu bir yandan günümüzde kültürcülük yapanların geleneksel ırkçılardan daha hoşgörülü olabileceği anlamına geliyor; "ötekiler" kültürümüzü benimserse onları kendimizle bir tutarız diye düşünebilirler. Öte yandan, bunun sonucunda "ötekiler" asi mile olmaya çok daha fazla zorlanabilir ve başarı gösteremezlerse çok daha sert eleştirilere maruz kalabilirler.

Koyu tenli bir insanı ten rengini açmıyor diye suçlayamazsınız ama insanlar Afrikalıları ya da Müslümanları Batı kültürünün norm ve değerlerini benimsemiyorlar diye suçlayabilirler ve suçluyorlar da. Böyle suçlamaların ille de geçerli bir sebebi olması gerekir anlamına gelmez bu. Çoğu durumda hakim kültürü benimsemek için pek fazla sebep yoktur ve çoğu başka durumda da gerçekleşmesi neredeyse imkansız bir hedeftir bu. Yoksulluğun kol gezdiği varoşlardan gelen Afrika kökenli Amerikalılar, hegemonyacı Amerikan kültürüne uyum sağlayabilmek için ne kadar gayret etseler de öncelikle kurumsal ayrımcılığa maruz kalabilir, sonra da yeterince çaba sarfetmemekle suçlanarak çektikleri sıkıntının tek suçlusu kendileriymiş konumuna düşürülebilirler. '' 

Gölgeyi tanımak kısmı


Laikliği Stalinci dogmacılıkla ya da Batı emperyalizminin ve denetimsiz sanayileşmenin meyveleriyle karıştırmamak gerek. Ama bunların hiçbir sorumluğu yoktur da denilemez. Laik akımlar ve bilimsel kurumlar insanlığı mükemmelleştirme ve Dünya gezegeninin hazinelerini türümüze fayda sağlamak için kullanma vaadiyle milyarlarca insanı büyülediler. Bu tür vaatler, vebanın ve kıtlıkların üstesinden gelmenin dışında çalışma kamplarına ve eriyen buzullara da yol açtı. Bunun suçlusu temel laik idealleri ve bilimin gerçek bulgularını yanlış anlayıp çarpıtanların suçudur diyebilirsiniz. Kesinlikle haklısınız. Ama bu tüm etkin akımların ortak sorunudur.

Örneğin Hıristiyanlık Engizisyon, Haçlı Seferleri dünya genelinde yerli kültürlerinin baskıya maruz bırakılması ve kadınların yetkisiz kılınması gibi büyük suçların mümessilidir. Hıristiyan biri bu sözlerden alınıp, bu suçların Hıristiyanlığın tamamen yanlış anlaşılması sonucu işlendiğini belirtebilir. Hz. İsa sadece sevgiyi öğütlemiş ve Engizisyon onun öğretilerinin korkunç bir şekilde çarpıtılmasına dayandırılmış. Bu açıklamayı kabul edebiliriz ama Hıristiyanlığı taşıdığı sorumluluktan bu kadar kolay azat etmek yanlış olur. Engizisyon ve Haçlı Seferleri'ni dehşetle karşılayan Hıristiyanlar bu felaketleri öylece geride bırakamazlar; kendilerine birtakım zor soruları yöneltmeleri gerekir.Nasıl olmuş da "sevgi dini" saydıkları bu din, öyle bir iki kere de değil, defalarca çarpıtılmasına izin vermiş? Tüm suçu Katoliklerin fanatikliğine atan Protestanların, İrlanda ya da Kuzey Amerika' daki Protestan sömürgecilerin davranışları hakkında bir kitap okuması tavsiye edilir. Aynı şekilde, Marksistlerin kendilerine Marx'ın öğretilerinin hangi yönünün çalışma kamplarına giden yolu açtığını sorması, biliminsanlarının bilimsel projenin nasıl küresel ekosistemin dengesini bozduğunu sorgulaması ve özellikle de genetikçilerin Nazi döneminde Darwin'in teorilerinin nasıl saptırıldığını ibret alması gerekir.

Her din, ideoloji ve inancın bir de gölgesi vardır ve hangi öğretinin takipçisi olursanız olun bu gölgeyi tanımanız ve safça, "Bizim başımıza böyle bir şey gelemez," diye avunmaktan kaçınmanız gerekir. Laik bilimin, çoğu geleneksel dine karşı en azından bir büyük avantajı var: kendi gölgesinden korkmuyor ve ilkesel olarak hatalarını ve kör noktalarını kabul etmekten kaçınmıyor. Yüce bir gücün vahiy yoluyla bildirdiği mutlak bir gerçeğe inanıyorsanız, herhangi bir hatayı kabul etmeniz mümkün olmaz, çünkü tüm anlatı boşa çıkar. Ama yanılma payı bulunan insanların hakikat arayışına inanıyorsanız, hataların kabulü oyunun bir parçasıdır.

Dogmatik olmayan laik akımlar biraz da bu yüzden nispeten mütevazı vaatlerde bulunur. Kusurlarının farkında oldukları için kademeli ufak değişiklikler elde etmeyi umar, asgari ücreti üç beş dolar artırmaya, çocuk ölümlerini birazcık da olsa azaltmaya bakarlar. Durmadan imkansızı vadetmek, aşırı özgüven sahibi dogmatik ideolojilere özgüdür. Liderleri, sanki kanun koyarak, tapınak inşa ederek ya da bir bölgeyi ele geçirerek tek bir görkemli hareketle tüm dünyayı kurtarabileceklermiş gibi durduk yere "sonsuzluk", "namus" ve "günahlardan arınma" hakkında konuşurlar.

Hayatımızın gelmiş geçmiş en önemli kararlarını almanın eşiğinde, ben şahsen şaşmazlık iddiası taşıyanlardan ziyade cehaletlerini kabul edenlere güvenmeyi tercih ederim. Dininizin, ideolojinizin ya da dünya görüşünün dünyayı yönetmesini istiyorsanız soracağım ilk soru şudur: "Dininizin, ideolojinizin ya da dünya görüşünüzün düştüğü en büyük hata neydi? Neyi yanlış anladı?" Ciddi bir şey bulup çıkaramazsanız, kendi adıma size de güvenmem.