10 Nisan 2018 Salı

İşletme Fonksiyonları Ders Notları



Çıktı girdi oranları verimliğin bize göstergesidir.Planlama işletmenin hedeflerini belirler.Yönetimin ilk fonksiyonu planlamadır.
Yönetim sadece insanlar için en az iki birey ile olmaktadır.Yönetim hem bilim hem de sanattır.
Planlama:Geleceğe yönelik faaliyetlerin öngörülmesi işidir.
Örgütleme:İşlerin kimler tarafından yapılacağının yetki sorumluluk düzeyinin ve hangi fiziksel ortamda gerçekleştirileceğini belirlenmesidir.
Yönetim biliminin gelişimi klasik,neoklasik,modern yönetim yaklaşımları olarak üçe ayrılır.Yönetim uygulamlarında maaliyet azalır kazanç artar.
Yöneltme = Sistemi faaliyete geçirme işidir.
Koordinasyon = Faaliyetlerin birbirini izlemesini tamamlamasını ve bütünlemesini sağlamak.
Denetim = Belli bir dönem için beklenen sonuçlar ile elde edilen sonuçların karşılaştırılması.
Yönetim eldeki kaynakları verimli,etkin,iktisadi kullanarak önceden belirlenmiş amaçlara ulaşma olarak tanımlanabilir.
Profesyönel Yönetici ve Girişimci
Girişimciyi yöneticiden ayıran üç temel unsur;
1-) Girişimci kar veya zarar etme riskini üstlenir.
2-) Üretim faktörlerini bulur tüketicilerin mal veya hizmet ihtiyaçlarını karşılamaya yöneltir.
3-) Yönetici ise işletmenin amaçlarını gerçekleştirmek için girişimciye karşı sorumluluk üstlenen kişidir.
Günümüzdeki Yönetim Bilimi Yaklaşımları
* Kaynak bağımlılığı yaklaşımı
* Örgütsel Strateji Yaklaşımı
* Vekalet Yaklaşımı
* İşlem Maliyeti Yaklaşımı
* Kurumsallık Yaklaşımı
* Örgütsel Ekolojik Yaklaşımı
Kurumsal Performansı Arttırmak İçin Düşünülen Yönetim Uygulamaları
                Toplam Kalite Yönetimi = Kalite arttırılması için olan uygulamadır.
                Altı Sigma = Müşteri beklentileri,teknolojik değişmeler için olan uygulamalar
                Dengeli Ölçüm Kartı = Karlılık,yatırım,büyüme amaçlarını anlamak.
                Kıyaslama = En iyi iş süreçlerinin arandığı yönetim uygulamasıdır.
                Temel Yetenekler = Örgütün bilgi,beceri ve yeteneklerini ifade eder.
                Dış Kaynak Kullanımı = Dış kaynaklardan yararlanma
                Küçülme-Kademe Azaltma ve Doğru Ölçeği Bulma
                Personeli Güçlendirme = Çalışanların kendi başına insiyatif alma becerilerinin kazandırılması.
                Değişim Mühendisliği = Süreçlerin yeniden tasarlanması ve gerekir ise değiştirilmesi.
                Yalın Organizasyonlar = Örgüt yapısı yalınlaştırma,maliyet minimizasyonu.
                Stratejik Ortaklıklar = İki ya da daha fazla işletmenin işbirliği yapmaları.
                Kurumsal Sosyal Sorumluluklar = Toplumsal sorunlar ile ilgilenilmesi uygulamasıdır.
                Sürdürülebilirlik = Her alanda sürdürülebilir bir uygulama ortaya koymak.
               
                Bu yönetim uygulamalarının ortak özelliği maliyet minimizasyonu ve gelir maksimizasyonu doğrultusunda kurumsal performansın yükseltilmesidir.
                Sanal Organizasyon = Bazı bölümlerin sanallaşması ile ortaya çıkar.
                Şebeke Organizasyon = Üretim,pazarlama,satış,dağıtım gibi faaliyetlerin başka işletmeler tarafından gerçekleştirildiği merkezi bir işletmedir.
                Örgüt Yapısı ve Yönetim Bilimi Açılımları
                Örgüt Yapısının Temel Unsurları
                Yatay Farklılaşma = Denetim faaliyetlerini kolaylaştırmak için yapılan farklılaşma türü.
                Dikey Farklılaşma = Hiyerarşi düzeni.
                Merkezileşme ve merkezileşmeme = Üst düzey yöneticiler ile alt düzey yöneticiler
                Biçimselleşme ve biçimselleşmeme = Davranış standartları
                Örgüt kültürü = Örgütün yaşam biçimi ve çevresi tarafından algılanan kimliğidir.Bir örgütün üyeleri tarafından paylaşılan ve onların davranışlarını yönlendiren değerler,normlar,varsayımlar ve inançlar bütünüdür.
                Yönetim Bilimi Açılımları
                Stratejik Yönetim = Üretim,pazarlama,ar-ge kararlarının almak.
                Örgütsel Davranış = Çalışanların davranışlarının neden sonuçlarıdır.
                İnsan Kaynakları Yönetimi = İşe uygun çalışanları iş gücü piyasasından seçer.

Satış Teknikleri Ders Notları

Satış Teknikleri Ders Notları

Konaklama işletmeleri yaşamlarını sürdürebilmek için satış faaliyetlerinde başarılı olmak zorundadır.

1-) Pazarlamada Satışın Yeri ve Önemi

İşletmelerin gelir üreten başlıca faaliyetleri pazarlama ve satış faaliyetleridir.Artık işletmeler için rekabet amaç haline gelmektedir.
Pazarlama ve satış faaliyetleri sonucunda işletmeler sadece gelir elde etmezler, aynı zamanda gerçek müşterileri ile gerekse dış dünyanın diğer unsurlarıyla ilişkileri geliştirerek bu pazarlarda uzun dönemli konularını da belirlerler.

Pazarlama: Pazarlama kavramı yalnızca işletmeler için değil,toplumun çeşitli kurum ve unsurlarının gerçekleştirdiği geniş kapsamlı bir işlemler ve eylemler bütünüdür.

2-) Pazarlama ve Satış İlişkisi

a-) Müşteri Memnuniyeti
b-) Ürün ve hizmetlerin sunumu
c-) Toplumsal Fayda
d-) Toplumsal Sorumluluk

Değer kavramı: Müşterilerin yaptıkları alışveriş ve satın aldıkları ürün ya da hizmetlerle ilgili fayda,maliyet karşılaştırılmalarını içerir.

Pazarlanmada ürün ve hizmetlerin algılanan değerini oluşturmak üzere;

a-) İşlevsel Fayda
b-) Deneyimsel Fayda
c-) Sembolik Fayda

Olmak üzere en az 3 fayda türünden ve bunların her birinin çok çeşitli örneklerinden söz edilebilir.

4P Kanunu

* Product = Ürün
* Promotion = Tanıtım
* Price = Fiyat
* Place = Yer,Mekan



Niş Pazar: Çok dar bir tüketici grubunun istek ve gereksinimlerine göre bölümlenmiş pazarlardır.Büyük işletmelerin girmek istemediği ya da göremediği özel Pazar bölümleri sınırlı tüketicisi olan bir yapıya sahiptir.


Satışçılık Mesleği: Müşterinin yarar elde edebileceği bir ürünün satın almaya motive edildiğibir ikna sanatıdır.
Satış elemanı satış yapar pazarlamacı ise ürünün tasarlar,saha çalışmasının belirler.

Pazarlama Düşüncesinin Gelişimi

* Üretim Yaklaşımı
* Ürün Yaklaşımı
* Satış Yaklaşımı
* Pazarlama Yaklaşımı

9 Nisan 2018 Pazartesi

Homo Deus / Bilgi Çelişkisi

21. yüzyılda insanlığın ölümsüzlüğe, mutluluğa ve tanrısallığa ulaşmayı amaçladığını öngörmek bazı insanları kızdırabilir, uzaklaştırabilir ya da korkutabilir; bu nedenle birkaç noktayı açıklığa kavuşturmak gerekiyor.

Öncelikle bu iddialı girişimler, 21. yüzyılda bireylerin edimi olarak değil insanların kolektif eylemi olarak hayata geçecek. Birçok insan bu projelerde rol alsa bile her birinin oynadığı rol çok küçük olacak. Kıtlık, salgın ve savaşlar azalsa da elitler sonsuz gençlik ve ilahi güçler peşinde koşarken, gelişmekte olan ülkelerde ve köhne mahallelerde milyarlarca insan yoksulluk, hastalık ve şiddetle mücadele etmeye devam edecek. Bu açıkça haksızlık gibi görünüyor Tek bir çocuk bile sağlıksız beslenmeden ölmeye, tek bir yetişkin bile uyuşturucu savaşlarında öldürülmeye devam ettiği sürece, insanlığın tüm gücüyle bu yaraları sarmaya çalışması gerektiği iddia edilebilir. Ne zaman son savaş baltası toprağa gömülür, o zaman yönümüzü bir sonraki büyük hedefe çevirebiliriz. Ancak tarih böyle ilerlemez. Saraylarda yaşayanların planları, barakadakilerle hiçbir zaman birbirini tutmadı ve bu durum 21. yüzyılda da değişecek gibi görünmüyor.

İkinci olarak bu tarihsel bir öngörü, siyasi bir manifesto değil. Gecekondularda yaşayanların kaderini görmezden gelsek bile ölümsüzlük, mutluluk ve ilahi güç peşinde koşmamız gerektiğini o kadar kolay söyleyemeyiz. Bu projeleri benimsemek büyük bir hata olabilir. Fakat tarih çok büyük yanlışlarla doludur. Sicilimize ve günümüzün değerlerine baktığımızda, sonunda bizi yok edecek olsa da, ölümsüzlük, mutluluk ve ilahi güce ulaşmaya çalışacağız gibi görünüyor.

Üçüncü olarak, ulaşmaya çalışmak elde etmekle aynı şey değildir. Tarih çoğu zaman abartılmış umutlarla şekillenir. 20. yüzyılda Rus tarihi, çoğunlukla eşitsizliği yenmeye çalışan komünistlerin çabalarıyla şekillendi ama bu çaba başarıya ulaşamadı. Benim öngörüm, insanlığın 21. yüzyılda neye ulaşmayı deneyeceğine odaklanıyor, neyi başaracağına değil. Gelecekte ekonomi, toplum ve siyasetin ölümü yenme çabasıyla şekilleneceğini iddia etmem, 2100 yılında insanların ölümsüz olacağı anlamına gelmez.

Dördüncü ve en önemlisiyse bu öngörünün bir kehanet olmaktan çok, olası seçeneklerimizi değerlendirmek yönünde bir çaba olduğudur. Eğer bu tartışma daha farklı seçimler yapmamıza ve öngörünün boşa çıkmasına neden olacaksa, bu çok daha iyi. Hiçbir şeyi değiştiremeyeceksek öngörülerde bulunmanın ne anlamı var?

Karmaşık sistemleş mesela hava durumu gibi kompleks yapılar, bizim öngörülerimizden bihaberdir. İnsan gelişimiyse aksine bunlara tepki verir. Daha doğru tahminler, daha çok tepki doğurur. Çelişkilidir ki, daha çok veri toplayıp bunları daha iyi hesapladıkça olaylar iyice yoldan çıkarak tahmin edilmez hâle gelir. Ne kadar çok bilirsek, o kadar az öngörebiliriz. Bir gün uzmanların ekonominin en basit yasalarını çözdüğünü hayal edin. Bankalar hükümetler, yatırımcılar ve müşteriler bu yeni bilgiyi yeni yöntemlerle kullanarak rakiplerinin önüne geçmeye çalışacak. Yeni bilginin kullanımı yeni davranışlara yol açmıyorsa ne işe yarar, değil mi? Ne var ki insanlar davranışlarını değiştirirlerse ekonomik teoriler metruk ve işe yaramaz hâle gelir. Bu durumda geçmişteki ekonominin nasıl işlediğini bilsek de, bırakın geleceği, şimdi bile çarkın nasıl döndüğünü anlayamayız.

Bu farazi bir örnek değil. 19. yüzyılın ortasında Kari Marx gerçekten muhteşem ekonomik çıkarımlarda bulundu. Bu çıkarımlara dayanarak proletaryayla burjuvazi arasında gerçekleşecek ve ilk grubun galibiyetiyle sonuçlanarak kapitalist sistemin çöküşüne neden olacak, giderek şiddetlenen çatışmalar öngördü. Marx devrimin, Sanayi Devrimi’nin öncüsü İngiltere, Fransa ve ABD gibi ülkelerde başlayarak dünyaya yayılacağından oldukça emindi.

Marx kapitalistlerin de okumayı bildiğini unuttu. Başlarda sadece bir avuç takipçisi onu ciddiye alıp çalışmalarını okuyordu. Ancak bu ateşli sosyalistler taraftar ve güç kazandıkça kapitalistler alarma geçti. Onlar da Das Kapitaliinceleyerek Marksist analizlerin çıkarımlarını benimsemeye başladılar. 20. yüzyılda, sokak çocuklarından başkanlara herkes, tarih ve ekonomide Marksist yaklaşımları sahiplenmişti. Hastalığın seyrine dair Marx’ın öngörülerine şiddetle karşı çıkan iflah olmaz kapitalistler bile onun yaklaşımlarından faydalandı. 1960’larda CIA, Vietnam ve Şili’deki toplumsal yapıyı incelerken Marksist sınıf teorisinden faydalandı. Nixon ya da Thatcher dünyaya bakarken, kendilerine en önemli “üretim araçları” nelerdir diye sordular. 1989’la 1991 arasında George Bush komünizmin “Şeytan İmparatorluğumun çöküşünü izlediği hâlde, 1992’de Bill Clinton’a yenilmekten kurtulamadı. Clinton’ın başarılı kampanyasının sloganı tek bir ilkeyle özetleniyordu: “Sorun ekonomi, aptal herif” Marx bile daha iyi ifade edemezdi.

İnsanlar Marksist yaklaşımları kullanmaya başlayarak davranışlarım da buna göre şekillendirdiler. İngiltere ve Fransa gibi ülkelerdeki kapitalistler işçilerin suyuna gitmeye, milli bilinci güçlendirmeye ve işçileri siyasi sisteme dahil etmeye çalıştılar. Sonuç olarak işçiler seçimlerde oy kullandıkça, işgücü sırayla tüm ülkelerde güç kazanmaya başladı ve böylelikle kapitalistler yataklarında mışıl mışıl uyuyabildiler. Nihayetinde Marx’ın öngörüleri boşa çıkmış oldu. Komünist devrimler İngiltere, Fransa ve ABD gibi öncü endüstriyel güçleri hiçbir zaman kuşatamadı ve proletaryanın diktatörlükleri tarihin tozlu sayfalarında kayboldu.

Tarihsel bilginin çelişkisi budur. Davranışı değiştirmeyen bilgi işe yaramaz, ama davranışı çok hızlı değiştiren bilgi de hızla bağlamını yitirir. Daha çok veriye sahip oldukça tarihi daha iyi anlarız ama tarih rotasını hızla değiştirir ve bilgilerimiz de hızla miadını doldurur.

Yüzyıllar önce, insan türü yavaş yavaş bilgi biriktirebiliyor, siyaset ve ekonomi de sakin bir ritimde değişiyordu. Bugün bilgimiz aşırı bir hızla artıyor ve teoride dünyayı gitgide daha iyi anlıyoruz. Ancak aslında tam tersi gerçekleşiyor. Yeni bilgiler daha hızlı ekonomik, sosyal ve siyasi değişimlere neden oluyor; biz ne olduğunu anlama çabasıyla bilgi birikimini çoğaltıyoruz ve bu da daha büyük dalgalanmalara yol açıyor. Zamanla günümüzü anlamakta ve geleceği öngörmekte daha da zorlanır hâle geliyoruz. 1016 yılında Avrupa’nın 1050’de nasıl bir yere benzeyeceğini tahmin etmek görece daha kolaydı. Şüphesiz hanedanlıklar yıkılabilir; işgal edilebilir ya da doğal afetler olabilirdi. Ancak 1050’de Avrupa’nın hâlâ krallar ve rahipler tarafından yönetilen, çoğu sakini kıtlık, salgın ve savaşlardan perişan olmuş köylülerden oluşan bir tarım toplumu olacağı açıktı. Oysa 2016’da, 2050’de Avrupa’nın neye benzeyeceği hakkında hiçbir fikrimiz yok. Siyasi sistemin ne olacağım, işgücü piyasasının nasıl yapılandırılacağını ya da çalışanların nasıl bedenlere sahip olacağını bile söyleyemiyoruz.

8 Nisan 2018 Pazar

Destinasyon Süreçlerinin Ülkemize Katkıları


Destinayon Türk Dil Kurumu’nun yaptığı tanımlamaya göre varılacak olan yer olarak tanımlansa da aslında içeriğinde çok büyük ayrıntılar barındıran ve ülkemiz için de çok önemli bir konudur destinasyon.Bir turistin iyi ya da kötü olarak deneyimlediği bir süreç olarak ele alınabilir.Bir destinasyon içeriği bakımından her türlü tesis kalitesi,hizmet kalitesi,etkinlikler,destekleyici hizmetler gibi genel başlıkların sağlam bir şekilde birbirleri ile olan bağlantısını sağlayan süreçlere destinasyon oluşturma süreçleri diyebiliriz.

Turizm hizmet sektöründe getirisi yüksek en iyi alandır.Bu alanı ülke çıkarları için siyasi,ekonomik v.b gibi boyutlarda yansıma olarak kullanmak ve destinasyon çalışmalarının kaliteli bir şekilde yapılmasını sağlamak gereklidir.Doğal afetlerin dışındaki diğer riskleri ortadan kaldırmak ve ortamı destinasyon sürecine hazırlamak çok önemli bir konudur, devletin desteği ise ilk başta yatırım olarak bir külfet oluşturabileceği gibi ilerleyen yıllarda ise bu külfet ekonomik olarak kazanca dönüşecektir.

Özellikle bu kadar çok kültürün bir araya geldiği bir ülke olan Türkiye için destinasyon süreçlerinin çok iyi algılanması ve kaliteli bir süreç içerisinde turistlerin bu destinasyonları yaşaması ülkemizin sadece ekonomik olarak değil siyasi olarak da gelişmesi ve dünyaya açılması tanıtılması demektir.Dünyaya açılan bir ülkenin ekonomik olarak kalkınması ve hizmet sektörü ile işsizliği eritmesi muhtemeldir.

Bir destinasyon sürecinin ele alınması için gerekli şartların oluşması ya da oluşturulması bireylerin bu destinasyon süreçlerini iyi algılaması ayrıca toplumun da bu yatırımların ülke ekonomisine ve ülkedeki bireylere sağladığı katkıyı anlaması her anlamdan önemlidir.Dünyamız artık her türlü sınırları kaldıran bir dünya halini almış ve ulaşım konusunda insanlık kendisini geliştirmiştir.Destinasyon oluşturmak için ulaşım konusunda ülkemizin hiçbir sıkıntısı olmadığı gibi tam tersine avantajı dahi vardır hava,kara ve deniz yolu ile her türlü ülkeden ulaşılabilir olması, ülkemizin ulaşılabilirlik konusunu konumu itibari ile avantaja çevirmesine yol açmaktadır.

Dünya genelinde üçüncü gelir getiren alan olan turizm hem ekonomik olarak gelir getirmesi hem de iş olanağı sağlaması açısından ülkemiz için önemlidir, yeter ki bu önemi algılayan ve anlayan bireylerin ülkemizde var olması ve bu konuyu anlayabilmesi ve anlatabilmesidir.

Salih Yücel GÜR

4 Nisan 2018 Çarşamba

Akademik Gerçekler ve İdeolojiler



Akademik gerçekler üzerinden kurulan ve kurgulanan ideolojik kitaplar ve bu kitaplar aracılığı ile bireylere entegre edilmeye çalışılan hedefler ülkemizde çok büyük bir sorundur aslında.Olan ve belgeli bir olay üzerinden olayı dezenforme etme ve bireyin algıları ile oynama bireydeki ideolojik coşkuyu arttırmakta, ayrıca ideolojik bağlılığı sağlamlaştırmaktadır.

Tarihimizdeki bir olayı belgeli bir olayı özellikle çarpıtarak ve olayı ideolojik olarak ele alarak konunun bir ideolojiyi övme ve siyasi harekete fikren destek verme olarak algılanmasını sağlayan yazarlar günü geldiğinde çok farklı siyasi oluşumlar ile ittifak içerisine girmek için farklı farklı sistemler ile kitaplar yazabilirler.Kitapların gücünün eksik kaldığı yerlerde konuşmalar ve gazete haberleri izler yerlerini.Özellikle kitleyi bazı fikirlere alıştırmak ve kitlenin nabzını yoklamak için yapılan bu haberler ile gelen tepki sonucunda bireyin istenilen mesajı istenildiği gibi alıp almadığı kontrol edilir.

Ülkemizde maalesef ki bir ideoloji üzerinden yazılan ve uç ideolojide olduğu bilinen bireyler tarafından yazılan kitapların analizi iyi yapılmalıdır.Özellikle akademik olan bireylerdeki bu dezenformasyon çabasının ardında ideolojik bir gaye gelmektedir.İdeolojik gaye ardından siyasi bir rant olarak bireye geri dönmekte ve ekonomik olarak kazanç kapısı halini almaktadır.

Ülkemizdeki bireylerin daha dikkatli daha şüpheci olması okuduğu her türlü bilgiyi sorgulaması ve güvenmemesi özellikle bu yazının içerisindeki verilen verileri dahi bir süzgeç içerisinden geçirmesi için bol bol okuması gereklidir.Konuların birbirine karıştırılmaması için bu okumanın herhangi bir ideolojik görüşe göre değil her türlü yazarın kitaplarının okunması çok büyük bir fayda sağlayacaktır.Ancak ideolojik okumalardan sonra yararlanılan kaynaklara dikkatli bir biçimde ele almak o bireyin faydasınadır.Kaynakların içerisinde akademik ünvanlı kişilerin ne kadar objektif olduğu ve olabileceği belli bir araştırma süresi sonrasında bireye yansıyacaktır…

Gerçeklere ulaşmanın zaten zor olduğu bir dünyada bu kadar çok gerçekleri çarpıtan ve bu çarpıtma üzerinden rant sağlayan ekonomik çıkar sağlayan bireyler ile ülkemizin ne kadar da geriden geldiğinin görmek elbette üzücüdür.

Salih Yücel Gür

TDV İslam Ansiklopedisi Tercüme Hareketleri

Tercüme hareketlerinin temel etkenlerinden biri de jeopolitik şartlar ve bunlara bağlı olarak müslümanların tabii şekilde kadîm birikimi tevarüs etmeleridir. Değişik kaynaklarda bilim ve felsefenin Sumerler, Fenikeliler ve Mısırlılar’dan antik Yunan’a geçtiği ileri sürülmüştür. En eski düşünce tarihçilerinden biri olan Diogenes Laertios felsefenin Fenike, Mısır, Pers ve Keldânîler gibi eski medeniyetlerden Yunanlılar’a geçtiği yönünde iddialar bulunduğunu kaydetmekte, ancak bu iddialara karşı çıkarak Yunanlılar’ın felsefenin kaynağı olduğunu ileri sürmektedir (Ünlü Filozofların Yaşamları, s. 13-15). Bununla birlikte Yunanlılar ile diğer kültürler arasında hiçbir etkileşimin bulunmadığını söylemek doğru değildir. Zira -sağlamlığı bazı araştırmacılar tarafından sorgulansa da- birtakım tarihsel olgular bu tür etkileşimlerin kaynağı kabul edilebilir. Meselâ Zerdüşt hikmetlerine dair Kitâbü’l-Mevâlid adlı eserde Kral İskender’in ele geçirdiği topraklardaki astronomi, tıp, astroloji ve diğer bilimlerle ilgili eserleri Yunanca’ya tercüme ettirdiği şeklinde iddialar yer alır (Gutas, s. 46). Fârâbî de felsefî ilimlerin eski Irak halkı olan Keldânîler’de bulunduğunu ve onlardan Mısır’a, Mısır’dan Yunanlılar’a, onlardan da Süryânîler’e ve Araplar’a geçtiğini belirtmektedir (Tahsîlü’s-saâde, s. 54). Yine tercümeler döneminin en büyük düşünürlerinden Câhiz’in kadîm mirasın çevrilmesi hususundaki ifadeleri intikalin mantığını gösterir: Hint kitapları nakledildi, Yunan hikmetleri tercüme edildi, Fars âdâb ve hikemiyatı tahvil edildi. Onların bir kısmı çok iyiydi, bazıları ise eksikler taşıyordu ... Zaten bu kitaplar milletten millete, asırdan asıra, dilden dile nakledilmiş ve bize kadar ulaşmıştır. Öyle ki biz tevarüs edenlerin ve inceleyenlerin sonuncusuyuz (Kitâbü’l-Ĥayevân, I, 75). Bu türden aktarım hareketlerini dikkate alan bazı modern yazarlar bu tabii intikal durumlarını öğretim merkezlerinin aktarımı şeklinde adlandırmıştır. Buna göre İlkçağ ve Ortaçağ’da öğretim merkezlerinin nakli birkaç defa gerçekleşmiştir. Bunlardan biri Atina’dan İran’a ve İran’dan Harran’a doğru, diğeri İskenderiye’den VII ve VIII. yüzyılın Suriye manastırlarına doğru, üçüncü bir hareket Süryânî kültüründen Arap kültürüne, yani İskenderiye’den Bağdat’a doğru olmuştur. Bu yaklaşım çerçevesinde Ortaçağ Felsefesi adlı eserini kaleme alan Alain de Libera söz konusu aktarımın devamını ifade ederken, “Bağdat’tan Kurtuba’ya, sonra Toledo’ya, başka bir deyişle müslüman Doğu’dan müslüman Batı’ya ve oradan hıristiyan Batı’ya giden yeni bir aktarım sayesinde hıristiyan Batı derin uykusundan uyanacaktı” demektedir (s. 21).


TDV İslam Ansiklopedisinden

Müslüman âlimler, Allah’ın tabiatı ve tevhidin teslîsten üstünlüğü hakkında hıristiyanlarla tartışmaya girdiklerinde karşı tarafın Aristo mantığını ve eski Yunan filozoflarının fikirlerinden hareketle cevap vermeleri müslüman âlimlerde ve hükümdarlarda aklî ilimlere karşı ilgi uyandırmış, bu ilgi onları mevcut ilim ve düşünce ürünlerini Arapça’ya çevirmenin gerekli olduğu fikrine götürmüştür. Bu bağlamda Câhiz’in er-Red Ǿale’n-naśârâ adlı eserinde bilhassa hıristiyan olan Bizanslılar’la kadîm hükemâ arasında yaptığı bilinçli ayırım önemli fikirler vermektedir. Buna göre sıradan insanlar hıristiyanların ve Bizanslılar’ın hikmete ve beyana sahip bulunmadıklarını, yalnızca oymacılık, marangozluk, tasvir ve ipek dokumacılığında becerikli olduklarını bilselerdi onları edip diye görmekten vazgeçer, filozof ve hükemâ kayıtlarından adlarını silerdi. Çünkü mantık kitapları, el-Kevn ve’l-fesâd ve el-Âŝârü’l-Ǿulviyye gibi eserler ne Bizanslı ne de hıristiyan olan Aristo’ya aittir. el-Mecisŧî’yi yazan Batlamyus da ne Bizanslı ne de hıristiyandır. Uśûlü’l-hendese’yi kaleme alan Euclides veya tıp kitabını yazan Câlînûs da Bizanslı veya hıristiyan değildir. Aynı şey Demokritos, Hipokrat, Eflâtun ve daha birçokları için de geçerlidir. Bu insanlar yok olup gitmiştir; fakat onlar aklî mirası yaşamaya devam eden bir milletin, Yunanlılar’ın üyeleriydi. Yunanlılar’ın Bizanslılar’dan farklı bir dinleri ve farklı kültürleri vardı (er-Red Ǿale’n-naśârâ, s. 314, 315).