30 Nisan 2018 Pazartesi

Kağıt Üzerinde Yaşamak



1940 baharında Naziler kuzeyden Fransa’ya girdiğinde Yahudi nüfusu ülkeyi güneyden terk etmeye başladı ama sınırı geçmek için İspanya ve Portekiz vizesine ihtiyaçları vardı. Hayatlarını kurtaracak kağıt parçasının peşinde çaresizce koşuşturan on binlerce Yahudi, diğer göçmenlerle beraber Bordeaux’daki Portekiz Konsolosluğunu kuşattı. Portekiz hükümeti Fransa’daki görevlilerine, Dışişleri Bakanlığından onaylanmamış başvurulara vize vermelerini yasaklasa da, Konsolos Aristides de Sousa Mendes otuz yıllık kariyerini çöpe atarak bu karara itaat etmeyi reddetti. Nazi tankları Bordeaux sınırına yaklaşırken Sousa Mendes ve ekibi zamana karşı, gece gündüz demeden, neredeyse uyumadan çalıştı; Sousa Mendes yorgunluktan bayılmadan önce binlerce vize hazırlamıştı.

Bu göçmenlerden herhangi birini kabul etmeye pek de gönlü olmayan Portekiz hükümeti, itaatsiz konsolosu dışişlerinden ihraç etti ve eve dönüş yolunda kendisine eşlik etmesi için muhafız bile yolladı. İnsanların sözlerine itibar etmeyen yetkililer, belgelere derin bir saygı duyar. Sousa Mendes’in emirlere karşı gelerek verdiği vizeler Fransız, İspanyol ve Portekiz bürokratların hepsi tarafından kabul edildi ve 30 bine yakın insan Nazilerin ölüm kamplarından kurtarıldı. Yalnızca plastik bir mühür kuşanmış Sousa Mendes, soykırım boyunca tek başına girişilmiş en büyük kurtarma operasyonunu başarıyla tamamladı.



Görsel 21: Sousa Mendesin Haziran 1940'ta onayladığı, hayat kurtaran binlerce vizeden biri.


Görsel 22: Aristides de Sousa Mendes, plastik mühürlü melek.

28 Nisan 2018 Cumartesi

Akıllı At



Akıllı At


2010’da biliminsanları alışılagelmedik bir dizi dokunaklı fare deneyi yürütür. Bir fareyi küçük bir kafese kapatıp kafesi daha geniş bir hücreye yerleştirir ve başka bir farenin hücrede serbestçe dolaşmasına izin verirler. Kafesteki farenin sıkıntı uyaranları yaymaya başlaması özgür farenin de kaygı ve gerginlik belirtileri göstermesine neden olur. Serbest fare pek çok kez tutsak dostunu kurtarmaya çalışır ve birkaç denemeden sonra kafesi açıp tutsağı özgür bırakmayı başarır. Araştırmacılar aynı deneyi, hücreye bir parça çikolata bırakıp tekrarlarlar, özgür fare artık tutsağı kurtarmak ya da çikolatanın keyfini tek başına sürmek arasında seçim yapmalıdır. Birçok fare önce dostunu kurtarmayı sonra çikolatayı paylaşmayı tercih eder (tabii az sayıda farenin sanki bazı farelerin daha kötü huylu olduğunu bizlere göstermek ister gibi, bencil davrandığı da olur).

Şüpheciler sonuçları görmezden gelerek özgür farenin empati kurmak yerine sadece kaygı ve gerginlik belirtilerini ortadan kaldırabilmek için tutsak fareyi kurtardığını öne sürerler. Huzursuzluk hisseden farelerin bu duygudan kurtulmaktan başka emelleri yoktur. Belki de... Peki aynı şey insanlar için de geçerli midir? Dilenciye para verdiğimde, onu görmenin bende yarattığı huzursuz hislerle hareket etmiyor muyum? Aslında dilenciyi mi düşünüyorum, yoksa birazcık vicdanımı rahatlatarak kendimi daha iyi hissetmenin mi peşindeyim?16

Özümüzde fareler, köpekler, yunuslar ya da şempanzelerden farklı değiliz. Onlar gibi bizim de ruhumuz yok. Bizim gibi onların da bilinci ve karmaşık bir duyu ve duygu dünyası var. Her hayvanın kendine has özellik ve yeteneği, insanların da farklı farklı kabiliyetleri var. Hayvanların sadece daha tüylü hâllerimiz olduğunu hayal ederek onları gereksiz yere insansılaştıramayız. Bu yanlış bir yaklaşım olmanın ötesinde, hayvanları anlamamızın ve onlara kendi şartlarında gereken değeri vermemizin de önüne geçer.

1900’lerin başında Almanya’da Akıllı Hans adında ünlü bir at vardır. Almanya’yı baştan aşağı dolaşan Hans, gittiği yerlerde Alman diline olan hayret verici yeteneğini ve daha da ilginci, matematik zekasını sergilen “Hans, üç kere dört kaçtır?” diye sorulduğunda toynağını on iki kere vurun Yazılı bir mesajla, “Yirmiden on bir çıkarsa kaç kalır?” diye sorulduğunda takdire şayan bir Prusya dikkatiyle tam dokuz kere tıklar.

1904’te Alman eğitim kurulu, bir psikolog başkanlığında bilimsel bir komisyon görevlendirip durumun araştırılmasını isten Bir sirk müdürü ve veterinerin de aralarında bulunduğu on üç kişilik komisyon tüm bu yeteneklerin uydurma olduğundan emindir; ancak ellerinden geleni yaptıkları hâlde bir dalavere ya da sahtekarlık izine rastlayamazlar. Hans sahibinden ayrılıp kendisine soru soran yabancılarla tamamen yalnız bırakıldığında bile soruların çoğunu doğru yanıtlar.


1907’de yeni bir araştırmaya girişen psikolog Oskar Pfungst sonunda gerçeği ortaya çıkarır. Meğerse Hans muhataplarının beden dilini ve yüz ifadelerini dikkatle gözlemleyerek doğru cevapları buluyordun Hans üç kere dördün kaç olduğu sorulduğunda geçmişteki deneyimlerinden yola çıkarak, insanların ondan toynaklarını belirli bir sayıda vurmasını beklediğini bilir. Tık tık toynaklarını vururken bir yandan dikkatle insanları incelemeye devam eder. Doğru sayıya yaklaştıkça insanlar daha da gerilir, doğru cevabı verdiğindeyse gerilim zirveye ulaşır. Hans da insanların davranışlarından ve ifadelerinden bu gerilimi okumayı öğrenir. Tıklamayı bırakınca gerilimin yerini hayranlık ve kahkahalara bırakmasını izler; böylelikle doğru yaptığından emin olur.

Hayvanları insansılaştırma eğilimindeki insanların sık sık hataya düşerek hayvanlara sahip olduklarından daha harikulade yetenekler bahşetmesinin en iyi örneği Akıllı Hans’tır. Ne var ki asıl dersimiz bu değil; tam aksine Hans’ın hikayesi, hayvanları insansılaştırarak diğer canlıların özgün yeteneklerini ve hayvan bilişini küçümsediğimizin somut bir göstergesidir. Söz konusu matematikse Hans bir dâhi olmayabilir Sekiz yaşındaki herhangi bir çocuk çok daha iyisini yapabilir Ancak beden dilinden duygu ve niyetleri okuyabilmekte Hans sınır tanımayan bir yetenektir Kendi dilinde bana üç kere dört kaç diye soran bir Çinli’nin duruşundan ve bakışlarından ayağımı yere vurarak doğru cevabı bulmama imkan yok. Akıllı Hans atlar beden diliyle anlaştığı için bu yeteneğe sahiptir. Hans’ı inanılmaz yapansa bunu sadece diğer atların değil yabancı insanların duygu ve niyetlerini çözmek için de kullanabilmesidir.

Peki hayvanlar bu kadar akıllıysa neden atlar insanları arabaya koşmuyor, fareler üzerimizde deneyler yürütüp yunuslar çemberlerden atlamamızı istemiyor? Homo sapiens'in tüm diğer hayvanlara hükmetmesini sağlayan bir ayrıcalığa sahip olduğu şüphesiz. Homo sapiens’in hayvanlardan bambaşka bir düzlemde var olduğuna dair şişirilmiş gerçekleri ve insanların ruh ya da bilinç gibi eşsiz bir öze sahip olduğu iddialarını geride bıraktığımıza göre, gerçekliğe geri dönüp bizi bir adım öteye taşıyan fiziksel ve zihinsel özelliklerimizi inceleyebiliriz.

Pek çok araştırma insanlığın ilerlemesinde alet yapabilme becerisi ve zekanın özellikle önemli olduğunu gösteriyor Diğer hayvanların da bazı aletler yapabilmesine karşılık insanların bu alanda açık ara daha başarılı olduğuna şüphe yok. Fakat mesele zekaya gelince sınırlan çizmek zorlaşır; zekayı tanımlamak ve ölçmek için çalışan koca bir sektöre rağmen bu konuda henüz bir fikir birliği sağlanmış değil. Neyse ki zekanın mayın tarlasında dolaşmak zorunda değiliz; ne zeka ne de alet yapabilme becerisi dünyayı fetheden Sapiens’in başarısını tek başına açıklayamaz. Sık başvurulan zeka tanımlarına bakılırsa insanlar bir milyon yıl kadar önce de yeryüzündeki en zeki canlılardı, alet yapabilme becerisinde ellerine su dökebilen yoktu; ne var ki çevredeki ekosisteme etki edemeyen önemsiz canlılardı. Zeka ve alet yapmak dışında olmazsa olmaz bir özellikleri yoktu.

Homo Deus Harari Alıntılar


Belki de yaşambilimlerinin meseleye yaklaşımında sorun vardır. Yaşambilimlerinin temel varsayımı, yaşamın veri işlemekten ibaret ve tüm organizmaların da hesap yapıp kararlar veren makineler olduğu yönündedir Ancak organizmalar ve algoritmalar arasındaki bu benzetmenin bizi yanlış yönlendirme ihtimali yüksektir. 19. yüzyılda biliminsanları beyni ve zihni buhar makinesine benzetirdi. Buhar makinesini seçtiler çünkü dönemin en ileri teknolojisi olan bu makineler trenleri, gemileri ve fabrikaları çalıştırıyordu; hayatı açıklamaya çalışanlar da beynin benzer ilkelere göre çalıştığını varsayıyordu. Zihin ve beden, basınç yaratıp tahliye ederek hareket ve iş üreten borular silindirler, vanalar ve pistonlar gibi algılanıyordu. Freudcu psikoloji üzerinde bile derin etkileri olan bu bakış açısı nedeniyle psikoloji jargonu bugün hâlâ makine mühendisliği kavramlarıyla doludur.

Şu Freudcu tezi inceleyelim: “Ordular saldırganlığı körüklemek için cinsel dürtüden yararlanır. Ordu cinsel dürtüleri tavan yapmış genç erkekleri toplar. Askerlerin cinsel ilişkiye girerek tüm o basıncı azaltma fırsatlarını sınırlayarak gerilimin içlerinde birikmesine neden olur. Daha sonra bu birikmiş basıncı yeniden yönlendirir ve bu basıncın askeri saldırganlık olarak dışavurumunu sağlar." Buhar makineleri de tam olarak bu yöntemle çalışır. Buharı kapalı bir kazana hapsedersiniz. Buhar gittikçe daha çok basınç biriktirir ve vanayı açıp basıncı önceden belirlenmiş bir yönde tahliye ettiğinizde amacınıza ulaşmış olursunuz. Bu benzetme sadece ordular için geçerli değildir, gündelik hayatta pek çok sebeple içimizin sıkıştığından ve biraz “deşarj olmazsak" patlayacağımızdan bahsederiz.

21. yüzyılda insan psikolojisini buhar makineleriyle karşılaştırmak epey çocukça kaçar. Bugün çok daha karmaşık ve gelişmiş teknolojilere sahibiz, dolayısıyla insan psikolojisini basıncı düzenleyen bir buhar makinesi yerine veri işleyen bir bilgisayar olarak açıklıyoruz. Ne var ki bu analoji de zaman içinde bir önceki kadar naif kalabilir. Sonuçta bilgisayarların zihni yok. Yazılım hataları karşısında kahrolmuyor ya da baskıcı rejimler tüm ülkedeki web ağına müdahale ettiğinde, erişime kapatılan internetin canı yanmıyor: O hâlde neden bilgisayarları zihni anlamak için bir model olarak alıyoruz ?

27 Nisan 2018 Cuma

Kutuplaştır Kitleselleştir ve Yönet



Günümüzde devletin tam anlamıyla toplumlar üzerinde etkisinin orta seviyede olduğu toplumları diğer devletler genellikle kutuplaştırmıştır.İnsanlara yeni gerçekler ya da gizli gerçekler verme vaadi ile kandıran ve gerçek bilgiyi dezenforme eden devletler toplumları kutuplaştırmakta,kitleselleştirmekte ve en sonunda da yönetmektedir.

Artık günümüzde devletlerin hükmettiği coğrafik alanların sınırlarının geniş olması önemli değildir.Bu coğrafik alanların verimli olması, konumunun değerli olması önemlidir.Bu yüzdendir ki siz eğer bu devletlerin içerisinde yaşayan toplumları yönetebilirseniz.Bir nevi kriz ve kaos ortamlarında o ülkeyi siz yönetmiş olursunuz.

Kutuplaştır kitleselleştir ve yönet bu adımları izlerken yıllar alan süreçler önümüze çıkabilir.Ülkemizden ele alır isek eğer ülkemizde o kadar çok kutuplaşma yoktur aslında.Ancak bir noktadan sonra herkes kutuplaşmış ve dengeler korunmuştur.Yani büyük kutuplar parçalanmış küçük kutupçuklar oluşturmuşlardır.Kitselleşme evresinde ise bu kutupların hepsi kitleselleşememiştir.

Sağ ve Solun birbirileri ile çatışmada olduğu dönemdelerin dışında sağ ve sol ideolojiler kendi içerisinde çok farklı fraksiyonlara ve örgütlere ayrılmıştır.Bu ayrılık hem fiziki hem de fikri olarak ortadadır.Ülkemizin toplumu üzerinde oluşan bu parçalama hamlesi her kesimin kendi zihniyetini oluşturma ve taraftar bulma çabası ile taçlanmıştır.Bu süreç sonucunda her sistemi ve olayı ele alış biçimleri belli bir kalıp içerisinde oluşmuştur.Bireylerin bireysel olarak düşünmelerinin önü tıkanmıştır.

Bireysel düşünme bireyin kendi sorgulaması ile bireyde mevcut veriyi kontrol ile gerçekleşen bir süreç olarak tanımlanabilir.Bireysel düşünme sonucunda kalıp fikirlerin dışına çıkan bireyler toplum tarafından çok fazla sevilmemeye başlar.Özellikle ideolojiler ve zihniyetler ile ayrımlar yaşayan ve bu ayrımlara bağlı gelenekçi toplumlar tam anlamıyla bir kalıp fikir ve zihniyet ile her türlü konuyu ele almaktadır.Bireyin bilgi ile olan ilişkisi bilgiyi sorguladığı ele aldığı ve bilginin gerçekliğe olan yakınlığını kavradığı zaman değer kazanır.Ancak bizim gibi toplumlarda ise bilgi sadece ama sadece mensup olduğumuz toplum,zihniyet ve örgüte göre dezenforme olarak bize ulaşır.Psikolojik olarak bu konuyu ele aldığımızda insan toplum ve çevre ile ilişkide olan bir varlık olduğu için mensup olduğu zihniyetin söylediklerini sorgusuz sualsiz kabul eder ve biat eder.Bu bireyselleşme ve bilginin sorgulanması aşamalarının hiçe sayılması ve tam anlamıyla biat edilmesi kültürüne yol açar.

Anadolu kültürü özellikle bu konuda gerçekten tam anlamıyla incelenmeli ve bu konunun akademik seviyede bir anlatım ile anlatılması ve araştırılması gereklidir.Bu kültürü oluşturan ortak paydalar ve bu kültürü oluşturan bu kadar çok kültürün nasıl bir araya geldiği ve geçirdiği zorlu süreçler aslında insanların birey olarak topluma ihtiyaçlarının olduğunun en büyük göstergesidir.Nasıl bir toplum olduğu önemli değildir…

Salih Yücel Gür 

23 Nisan 2018 Pazartesi

Bireysel Çıkarcılığımız


Bireysel Çıkarcılığımız


Bireysel çıkarcılığımız ile yüzleşmediğimiz her an itibari ile ideolojilerimizin ve ideallerimizin ne olduğunun hiç bir önemi yoktur.İnsanın hayatta kalabilmesi ve rahat bir yaşam sürebilmesi için ekonomik olarak belli bir seviyede kazanç sağlaması elbettte gereklidir.Ancak bunun da üstünde bir kazanç elde etmeye çalışan bireylerin kazandıklarını kazanması için sağlıklarından oldukları daha sonrasında ise yine sağlıklarını kazanmaları için paralarını harcadıkları görülmektedir.


Bu döngüyü erkenden fark eden ve algılayan bireylerden oluşan toplumlar hayatın tadını çıkartmak için belli bir miktarda ekonomik gelir seviyesini kabul etmiş ancak kazandıkları paranın biriminin değerli hale getirilmesi için baskı uygulamıştır.Bu baskı elbette topluma ve toplumu yöneten ve yönlendiren devlete karşıdır.Ancak buradaki baskı konusu da toplumumuzda ne yazık ki yanlış anlaşılmış diğer bir konudur.Baskının pozitif bir türünü algılayamamış olan bireylerimizin baskıyı büyüklük ve makam, mevki kullanmak olarak algılaması gayet normaldir.


Toplumumuzda ne yazık ki baskı zaten normal bir şekilde algılanmadığı için, devlete millet tarafından yapılan baskı da elbette hemen negatif bir yönde olmaktadır.Bu negatiflik yüzünden kurumlar ve kurumlar içerisinde çalışanlar ile toplum arasındaki soğukluk büyük bir önem kazanmıştır.Toplumda zaten sınıfların belli bir düzeyde hissedilmesi, bu sınıfların ekonomik sosyal ve kültürel farklılıklar ile ayrılması hangi konuda olur ise olsun bireyin eğitimini etkilemektedir.Eğitimin dahi dezenforme olduğu ve anlamının anlaşılamadığı toplumumuzda, bireylerin eğitiminin ekonomik kazanç sağlaması için okuldan okula savrulması olarak algılayan toplumun, bireyin her konuda eğitim alması gerektiğinin farkında olmaması ise çok büyük bir kayıptır.


Eğitimin sadece okullar ile sınırlı kalmaması bireyin hayattan zevk alabilmesi için kendisini geliştirmesi için kendi çabası ile okuması araştırma yapması ve bunları hobi haline getirmesi kendisini geliştirmesi ile beraber sosyal çevresindeki insanları da aydınlatmasına yol açacaktır.Elbette biliyoruz ki bireyler toplum için ya da diğer insanlar için kolay kolay bir şey yapmaz.Toplum için kitap okuduğunu iddia eden bir birey bana göre en başta zaten yalan söylüyordur.İnsan kendi açlığı için çalışır kendi açlığı için okur.Bir dönem toplumumuzda bu tür insanları görmekteydik, ancak ben toplum için okuduğunu ve toplumu aydınlatmak için çalıştığını söyleyen bireylere inanmamaktayım


İnsan önce kendisini tanır ve kendisini geliştirir daha sonrasında ise sosyal çevresini ve arkadaşlarını düzenler bilgilendirir.Ancak tabi ki burada kime neyi anlattığımız da önemlidir.Karşımızdaki insan eğer anlamamak üzerine kurulu ise bizim anlatmamız çok da önemli değildir

Salih Yücel GÜR

21 Nisan 2018 Cumartesi

Şahsiyet dizisi



Toplum tarafından çoğunluğun adalet olarak algılandığını anlatmaya çalışan Şahsiyet dizisi.Toplumun aslında adalet olarak algıladığı kavramın çoğunluğun istediği olarak algılamasını açıklamak üzerine çekilmiş bir dizi.


Bir evin ve içerisindeki insanların çevresindeki diğer insanlar tarafından saldırıya uğraması ve içerisindeki insanların ölümle sonuçlanan bir olayın çevrede yaşayanların çoğunun çıkarına kullanılması,toplumumuzdaki bireysel çıkarcılığın göstergesidir aslında...


Toplumumuzdaki bireysel çıkarcılık sebebi ile toplumsal problemlerimizi çözemediğimizi daha önceden yazılarımı okuyan arkadaşlar zaten biliyorlar.


Adalet kavramını ancak bu kadar saçma bir şekilde algıyalan toplumun ne kadar adaletli olabileceği ise adalet kavramını yine nasıl eleştirdiği ve nasıl ele aldığı ile önemlidir.Bu yüzden başkalarını ve diğer sistemleri durmadan suçlayan toplum, asıl gerçek sorumlu bireyleri hiç bir zaman algılayamayacaktır.


Adalet kavramını Agah bey’in yeniden gerçekten algılaması, sistemin içerisinde olan bir birey olarak asıl önemli olanın asıl suçluların ortaya çıkması ile ilgilidir.Agah bey’in işlediği bütün cinayetler ise bu sır perdesi ile ilgili bir ortak noktaya varmaktadır.Öldürülen bir aile ve yanan bir ev ardından bundan çıkar sağlayan bireysel çıkarcı bireyler ve bu olayın üstünü örten kokuşmuş bireyler…

Salih Yücel GÜR 

13 Nisan 2018 Cuma

İttihat ve Terakki


Bugün aynı hataların ve sloganların içerisine sıkışan topluluklar ya da önderler bizi asıl aydınlatacak ve problemlerimizin temellerinde olan kişi ya da örgütlerdir.

Bu örgütlerden bir tanesi İttihat ve Terakki örgütüdür.Bir örgüt olarak parça parça doğan bu yapı bir dizi isim değişikliğinden sonra İttihat ve Terakki ismini almıştır.

Ancak bugün bu konuyu dahi sulandıran akademisyenlerin görüşleri sayesinde konunun özüne inilmemiş.Bu oluşumun Türkiye'nin siyasi partilerinin temeli olduğu algılanamamıştır.

Hangi ideolojiyi ya da hangi ideolojinin fraksiyonunu ararsanız arayın bu yapı içerisinde bulabilirsiniz.Asıl önemli olan konu ise budur.Bu kadar farklı ideolojileri içerisinde barındırabilen bir örgüt ne olmuştu da dağılmıştı.Elbette içeriden kaynaması mevcut idi bu örgütün.Ancak diğer yandan bu kaynamayı avantaja çevirenler de olmadığı değil.

İttihat ve Terakki gibi bir oluşuma bir yapıya bir partiye sadece ama sadece efendim bunlar masondur yahut sabetayisttir diyerek bakmak cahilliğin en büyük göstergesidir.Bunu hangi akademisyen yapıyor ise yapsın cehaleti ile yaşamaya alışmalıdır.

İttihat ve Terakki o kadar iyi yapılanmış iyi örgütlenmiş bir örgüttür ki bu kadar çok birimi olan bu kadar çok destekçisi olan bir parti geçmişten günümüze kadar olan süreç içerisinde dahi ortaya çıkmamıştır.Ayrıca o dönemdeki bu yapıya olan ideolojik inanç ise çok büyük ve sağlam bir inançdır.

İttihatçılıktan çıkmak gibi bir olay yoktur.Bugün Cumhuriyetimizin Cumhurbaşkanı olmuş isimleri dahi İttihat ve Terakki içerisinden çıkmıştır bir döneme kadar.Ancak biz İttihat ve Terakki'yi her şeyi ele alır iken önce ideolojimize göre ele aldığımız için bu yapıyı da ideolojimiz üzerinden ele almaktayız ve anlamamaktayız.

Bugün sosyolojinin babaları arasında sayılan isimlerden olan Auguste Comte isimli düşünürü dahi örnek alan bireylere sahip olan bir örgüttür İttihat ve Terakki.Konunun mühim olduğunu dahi toplumumuza anlatamadığımız için ideolojik rüyalar içerisinde boğulmamız gayet afakidir...

Salih Yücel GÜR